Avrupa Birliği’ne uyum, danışma ve yönlendirme kurulu toplantılarının 2013 yılı ikinci toplantısında konuşan Yrd. Doç. Dr. Ercan,” AB, Türkiye’ye çifte standart uyguluyor “dedi.
Ahmet MEŞE
Avrupa Birliği’ne uyum, danışma ve yönlendirme kurulu toplantılarının 2013 yılı ikinci toplantısı geçtiğimiz hafta içinde gerçekleşti. Toplantıda, Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Murat Ercan AB ile ilgili bir konuşma yaparak, Türkiye’nin AB serüvenini anlattı. Türkiye’nin birliğe katılmak için yaptığı ilk müracaattan günümüze değin yaşananları anlatan Ercan çok önemli açıklamalarda bulundu.
Yrd. Doç. Dr. Ercan Türkiye’nin henüz 1950’li yıllarda başlayan AB ilişkilerinden günümüze kadar geçirdiği süreci katılımcılarla paylaştı. AB’ye üye olan diğer ülkelere göre Türkiye’ye farklı yaptırımların uygulandığını ve AB adaylık sürecinde başka ülkelere dayatılmayan birtakım dayatmalarla Türkiye’nin karşı karşıya kaldığını kaydetti. Ercan, AB’nin Türkiye’ye tarafsız bakamadığını söylerken,” AB, Türkiye’ye çifte standart uyguluyor” ifadelerini kullandı.
Ankara antlaşması be katma protokol
Türkiye’nin AB ile ilk ilişkilerinin başladığı dönemlerden bahsederek konuşmasına sürdüren Ercan, Türkiye’nin 1959 yılında başlayan AB serüveniyle ilgili şöyle konuştu:” Avrupa Topluluğuyla ilişkilerimiz 1959 yılında başlamıştır. Bu ülkeler üyelik veya adaylık gibi değil ortak ilişkisi. Avrupa Topluluğu’na ortaklık başvurusunda bulunmuşuz. Bu başvurudan dört yıl sonra 1963 yılında Ankara Antlaşması olarak bildiğimiz anlaşmayı imzalamışız. 1964 yılında da yürürlüğe girmiştir. Ankara Antlaşması ilişkilerimizin çerçevesini belirler. Asıl önemli olan Ankara Antlaşması'ndan sonra 1973 yılında yürürlüğe giren Katma Protokol. Katma Protokol ise Ankara Antlaşması ile belirlenen çerçevenin içerisini doldurmaktır. Bizim öncelikle 1980'li yıllardan bu yana Avrupa Birliği Adalet topluluğuna başvurularımız bu iki metin çerçevesinde gerçekleşmiştir” dedi.
“Üye olacaktır ibaresi kullanmıyor”
Yrd. Doç. Dr. Ercan Ankara Antlaşması’nın detaylarına inerek sürdürdüğü konuşmasında şöyle devam etti:” Ankara Antlaşması imzalandığı zaman üç aşama ön görmekteydi. Bunun birincisi 1964 - 1973 yıllarını kapsayan hazırlık dönemi, bu döneme nişanlılık dönemi deniyor. Bu dönemde Avrupa topluluğu bize hiç bir görev ve sorumluluk yüklememiştir. Sadece kendisi Türkiye'nin ekonomik yapısını kendi ekonomik yapılarına yakınlaştırmak için bir takım yardımlarda bulunmuştur. 1973 yılında Katma Protokolün de yürürlüğe girmesiyle geçiş dönemi başlıyor. Bu geçiş döneminde taraflar hem Türkiye Cumhuriyeti hem Avrupa Ekonomik Topluluğu ortak yükümlülük altına girmiştir. Her iki tarafta Katma Protokolüyle aynı zamanda 1996'da yürürlüğe giren Gümrük Birliğini ön görüyor. Bu Katma Protokolü hem Ankara Antlaşmasın'nın 28. Maddesi şunu ön görüyor; "Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğunun kriterlerini yerine getirdiği anlaşılır ise Türkiye'nin tam üyeliği için görüşülecektir. Avrupa Birliği ya da o zamanki Avrupa Ekonomik Topluluğu hiç bir şekilde tam üye olacaktır ibaresini kullanmıyor. Bu şu anlama gelir kesinlikle bir takım sorunlar çıkarsa biz Türkiye'ye tam taahhüt vermemiş oluruz” şeklinde bir düşüncenin sahip olduğunu ifade etti.
Ekonomik krizler, askeri darbeler
Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Murat Ercan konuşmasının devamında şunları dile getirdi:” Katma Protokolü’nde Gümrük Birliği taahhüt ediliyor. 36. Maddesinde bizi çok ilgilendiren son günlerde çok gündemde olan bir madde "Serbest Dolaşım" Ankara Antlaşması'nın 36. Maddesi diyor ki "Türkiye veya Türk vatandaşları 12 - 24 ay sonunda serbest dolaşım hakkını elde edecektir. Son dönemde Gümrük Birliği tamamlanıyor yürürlüğe giriyor. Ankara Antlaşması'nda da yine aynı şekilde 12. Maddesinde "Takvim" var. Bu takvim yine aşamalı olarak Türkiye'nin serbest dolaşımı ya da Türkiye'nin Avrupa Ekonomi Topluluğuna tam üye olabileceği belirtiliyordu. Hem Avrupa Birliği hem Türkiye Cumhuriyeti üzerine düşen kriterleri kuralları iki tarafta yerine getirememişti. Bunun sebebi tek taraflı olarak ne Türkiye Cumhuriyeti ne de Avrupa Ekonomik Topluluğuna yüklemek doğru değildir. Türkiye'yi analiz ettiğimizde Türkiye'de ekonomik krizler, asgari darbeler, ilişkileri en sıkıştığı süreç haline getirmiştir.
“Elimizi, kolumuzu sallayarak gezmemiz gerekiyordu”
Avrupa Birliği Topluluğu bize bu süreçte bakarak bir nevi Türkiye'nin nüfusu itibariyle, sahip olduğu kültür itibariyle de Avrupa vatandaşlarının tepkisi nedeniyle süreci bu güne kadar uzattılar. 1973 yılında yürürlüğe giren Katma Protokolü Gümrük Birliğini ön görüyor dedik. Gümrük Birliği demek malların, sermayenin, hizmetin, kişilerin serbest dolaşımı demektir. Normalde 1986 ve 1996 yılı itibariyle biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları buradan İstanbul'a gider gibi elimizi kolunuzu sallayarak Avrupa sınırları içerisinde gezmemiz tozmamız gerekiyordu. Hem Ankara Antlaşmasında belirtilen takvim hem de Katma Protolü'nde belirtilen takvim bunu ön görüyordu. 1980 yılındaki darbeyi de bahane ederek Avrupa ve Türkiye arasındaki ilişkileri Bakanlar, Başbakanlar, Cumhurbaşkanı arasında yürütülmüyor. Direk bunları koordine eden bir takım organlar var. Bu organlar içerisinde Ortaklık Konseyi var en yetkilisi olan. Ortaklık Komitesi olsun Gümrük İş Birliği Komitesi olsun belirli 3'er yıllık takvim aralıklarıyla 1973-1986 yılına kadar toplanmaları gerekiyor ve serbest dolaşımın önünü açmaları gerekiyordu. Türkiye'deki hem ekonomik krizi yani ekonomik bakımdan gelişim kat etmemesi hem de dünyada var olan 1974 yılındaki ekonomik krizi. Türkiye'de darbede gerçekleşince Türkiye'de toplanılması gereken Türkiye - Avrupa arasındaki organlar bir türlü toplanamadı 1993 yılına kadar.
“Türklere vize uygulama hakları yoktur”
Hatırlar mısınız bilmiyorum bunlar gazetelerde de çok çıktı. 1986 yılında bize serbest dolaşımın olması gerektiğini Avrupa Adalet Divanına Merve Demirel isimli şahıs Almanya'da ikamet eden kocasına vizesiz dolaşmaya gider. Ve Alman İdare Mahkemeleri böyle bir serbest dolaşım hakkının olmadığını söyler. Bu da Avrupa Adalet Topluluğuna yansıtılır. Aldığı kararda bu gün metinlerimiz bizim Katma Değer Protokolü ve Ankara Antlaşması bunların Avrupa Birliği olumsuz sonuçlandı ama Avrupa Hukuku arasında sayıldı. Şöyle bir gerçek daha var bizim Avrupa Birliği’ne Yönelik bir sürü hakkımız var. İngiltere, Fransa, Almanya bugün kesinlikle Türklere vize uygulama hakları yoktur. Buna dayanağımızda Avrupa Adalet Divanının vermiş olduğu kararlar. Adalet Divanı'nın vermiş olduğu kararda 1986 yılında vermiş olduğu karar şu "Avrupa üyesi olan bir devlet Katma Protokol yürürlüğe girmeden önce Türk vatandaşlarına nasıl bir prosedür uyguluyor ise katma protokol yürürlüğe girdikten sonra da devam ettirmek zorunda diyor. Avrupa Birliği Hukukunda bu var.
“Avrupalı devletler sözleri yerine getirmiyor”
İngiltere, Fransa, Almanya bugün Avrupa Birliği içerisinde 15 - 17 ülke arasında. Avusturya’da dahil, Türkiye'ye vize uygulamamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya Türk vatandaşlarını kendisi davet etmişti, vizesiz olarak. Bunları bilmiyor mu bu ülkeler? Biliyor. Ama söz konusu 2000'li yıllardan sonra Avrupalı Devletler Türklere verdikleri taahhütleri ve sözleri yerine getirmiyor. Bu bir gerçek. Bizden genellikle akademik konuşmamızı isterler fakat Avrupa’yı eleştirdiğimiz zaman suç işleyeceğiz diye bir endişe içerisinde olmamız gerekiyor hakkı neyse onu vermemiz lazım. Bizden sonra Avrupa Birliğine aday adayı olup ta bu gün Avrupa Birliğine tam üye olan ülkeler var. Bunlar bizden çok mu iyiler? Bu ülkeler bakın ekonomik krizle uğraşıyorlar. Avrupa’nın 1993 yılındaki yürürlüğe koyduğu katılım kriterleri var. Bütün Avrupa Birliğinin ana yasa niteliğindeki bütün yazılı tüzük ve maddelerini kabul etmesi gerekir. Bu gün onlara baktığımızda Türkiye siyasi özellikler siyasi bakımdan baskı yapıyorlar Türkiye'de demokrasi ve insan haklarının eksik olduğunu belirtiyorlar.
“ Söz konusu enerji olunca Türkiye’ye ihtiyacımız var diyorlar”
Ben mastırımı ve doktoramı Avusturya'da yaptım. Avrupa'da yaşayan birisi olarak bunlar çok rahat görülebiliyor. Avusturya, İngiltere, Almanya bir Türk'e özellikle birine yabancı dedikleri zaman ayrım yapıyorlar. Onların gözünde Türk ve Müslümanlar farklı, bizden dedikleri farklı. Burada Avrupa Birliği Türkiye Cumhuriyeti'ne çifte standart politikası uyguluyor. Bu bir kesindir. Biz Türkiye Cumhuriyeti olarak 2000'li yıllara kadar Avrupa'nın bu uygulamalarından usandık. Yeter artık dedik. 2000'li yıllardan itibaren 1999'da bize Helsinki'de adaylık statüsü verdiler. Bu adaylık statüsünü bize niçin verdiler? Avrupa Birliği 2000'li yıllara kadar çocuğa emzik verip oyalamak gibi oyaladı. Dedim ya nişanlılık dönemi geçiş döneminde kız tarafı erkek tarafına baskı yapar şu alınacak , bu alınacak diye. Düğün geldiği zaman tartışma çıkar. Şimdi bizde son döneme geldiğimiz için, nikah yapacağımız için iki taraf arasında da tartışmalar var. Pozitif baktığımız zaman, tarafsız baktığımız zaman bunlar normal ama Avrupa Birliği Türkiye Cumhuriyetine tarafsız bakamıyor. Ermenilerle sorun var dendi, Ermenilerle protokol imzalanacak dendi, onu da yaptık. Kıbrıs’ta referanduma gidilecek denildi onu da yaptık. Ama suçlular kim bunda suçlu olarak görülen yine Türkiye Cumhuriyeti. Ne yapacaksınız daha ne yapmak gerekiyor? Söz konusu Enerji Politikaları olduğu zaman Avrupalı diplomatlarımız, Avrupalı siyasetçilerimiz olayı tamamen farklı bir boyuta getirerek Türkiye’ye ihtiyacımız var diyorlar. Ama Türkiye senin anlık ihtiyacın olacağı zaman kapısını çalacağın ülke değil. Eğer ortaklık eşitse eşit olması lazım.
“Türkiye’ye adaylık statüsü verilmesinin arkasındaki hikaye Kıbrıs”
1997’de daha Türkiye’ye adaylık statüsü verilmeden Lüksemburg’ta Türkiye’nin adaylığını bile zikretmiyordu ama 1999’da aday ülke olarak kabul etti. Bunun arkasındaki sebep şu o zaman Kıbrıs ile de ilişkiler vardı. Ama Kıbrıs’ın üye olması diye bir madde yok. Neden? 1960 Kıbrıs anayasasında Kıbrıs’ın Türkiye ve Yunanistan’ın olmadığı hiçbir uluslararası örgüte üye olamayacağı var. Onun için Kıbrıs’ı tan üye olarak alacak. Kıbrıs ile müzakereleri başlatacak ondan sonra katılım antlaşması imzalaması gerekiyor. Bunun içinde Türkiye’yi ikna etmesi gerekiyor. 1999’da Türkiye Avrupa devletleri arasındaki konferansı terk etti ve katılmadı. İtalyan ve Alman Başbakanı Türkiye’ye gelerek ikna ettiler. Türkiye ikna olduktan sonra Kıbrıs’ın önü açıldı. 1999’da Türkiye’ye adaylık statüsü verilmesinin arkasındaki hikaye Kıbrıs. Kıbrıs ile müzakerelerin başlaması ve Kıbrıs’ın AB’ye tam üye olmasıydı.
“Nişan atma durumuna getirecekler”
2005 yılında müzakerelere başladık. Daha önceki aday ülkelere müzakerelere başlamadan önce veya hemen sonrasında o ülkenin AB’ye ne zaman katılacağını belirten bir tarih verildi. Türkiye müzakerelere başlayınca bir takvim yok ve müzakerelerin ucu açık olduğu belirtiliyor. Bu kriterler hiçbir ülkeye uygulanmayan kriterler. Buna da bahane olarak şunu öne sürüyorlar ve diyorlar ki, biz daha önceki ülkelerin gelişmelerinde, katılımlarında bu dersi aldık, tarih verdik ama şunu gördük, bu ülkeler demokratik olarak AB’ye hazır değiller. Yunanistan’da hazır değildi ama bir gecede AB’ye tam üye ettiler. Böyle giderse, Başbakanımız da sık sık bunu teyit ediyor artık nişan atma durumuna getirecekler” dedi.
Ercan, konuşmasının sonlarına doğru AB ile Türkiye arasındaki güncel konulara değindi. Özellikle, serbest dolaşım ve vizesiz seyahatten bahseden Ercan, bir takım sorunlarla karşılaşabileceğini anlattı. Geçmişte bu tür problemlerle karşılaşıldığını kaydeden Ercan tekrar aynı hataya düşülmemesi temennisinde bulundu.
Ercan daha sonra kendisine yöneltilen soruları cevaplamaya çalıştı. Katılımcıların sorularına cevap veren Ercan ile İl Özel İdare Genel Sekreteri Halis Nalbant arasındaki fikir ayrılığı ise dikkat çekti.
Ercan, konuşmasında Gümrük Birliği Antlaşması’nın eksilerinin artılarından daha fazla olduğunu belirtti. Genel Sekreter Nalbant ise Ercan’ın bu görüşüne katılmadığını belirterek Gümrük Birliği Antlaşması’nın ülkemiz açısından önemli bir yere sahip olduğunu söyledi. Ayrıca Nalbant, serbest dolaşım ve vizesiz seyahatin faydalı olacağını dile getirdi.
Toplantı, soru-cevap kısmının ardından İl Planlama Uzman Yardımcısı Barış Atlı’nın Sivil Toplum 3- Siyasi Kriterler Teklif Çağrısı ile ilgili sunumuyla son buldu.