ANNE KIYMETİ

MUSTAFA TOPAL

Sevgili okuyucular, bu gün sizlere, yıllarca önce okuduğum bir hikâyeyi aktarmak istiyorum: 

Vaktiyle iki kardeştiler. Sırtlarını dayayacakları bir anneleri kalmıştı. Babaları çoktan vefat etmiş, diğer komşuları da pek yakınlık göstermez olmuştu. Artık iki gözleri gibi bakmalıydılar analarına. 

Nasıl bakmasınlar? Devam ettikleri camide vaaz eden vaizden duydukları kulaklarına küpe olmuştu adeta.  Vaiz Efendi: 

“Ana baba hakkı hakların en mühimidir. Sakın ana babanızı darıltmayasınız. Gönlünü kalbini incitmeyesiniz. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’inde önce kendi hakkını, hemen arkasından da ana baba hakkını hatırlatıyor. Kendi hakkını eda ettikten sonra ana baba hakkını eda etmeyi emrediyor. Yaşlılık ve başka sebeplerden meydana gelen kusurlarını, zahmet verici hallerini bahane ederek sakın ana babanıza hürmetsizlikte bulunmayın. Sonra günün birinde aranızdan ayrılırlar, yapmadığınız hizmetlerden dolayı kalbinizde derin bir sızı kalır, üzüntüden kurtulamaz olursunuz. “

Gerçekten de öyleydi. Rahmetli babalarını pek memnun edememişler, vefatından sonra kalplerinde meydana gelen derin ızdırabı da halen dindirememişlerdi. Hiç olmazsa analarını memnun etmeli, ondan böyle bir ızdıraba düşmüş olmamalıydılar. 

Bunun için düşündüler, buldukları çareyi de şöyle konuştular:

“Anamızı memnun etmek ikimizin de vazifesidir. Ancak buna şöyle bir çare bulalım, hizmeti nöbetle yapalım. Bir gece birimiz, diğer gece de birimiz hizmetinde nöbet tutalım. Böylece hizmetinde kusur etmeyelim.”

Bu fikri tatbik sahasına koydular. Bir gece biri hizmet ediyor, diğer gece de biri hizmete devam ediyordu. 

Ne var ki büyük kardeş bundan pek tatmin olmuyordu. O düşünüyordu ki, kendisinin yaşı büyümüş, günah ve kusurları da çoğalmıştır. Anasına hizmet ediyor, ibadete fırsatı az oluyor, diğeri hizmete devam etse, kendisi de ibadet etse, tövbe ve istiğfarda bulunsa belki kendini affettirirdi. Hâlbuki böyle bir ibadete muvaffak olamıyordu. Aklına geleni küçük kardeşine teklif etti:

“Sevgili kardeşim, bazı geceler hizmet nöbetimi sen devral. Benim yenime hizmeti sen yap. Ben günahı çok olan biriyim. Rabbıma ibadet edeyim affımı dileyeyim. Sonra seninle anlaşırız.”

Küçük kardeşi buna itiraz etmedi.

Artık hizmetin çoğunu küçük yapıyor, kendisi de sabahlara kadar nafile namaz kılıyor, göz yaşı döküyordu. 

Bir gece o kadar namaz kıldı, o kadar gözyaşı döktü ki takatsiz düşüp başını koyduğu secdede uyuya kaldı. Rüya gibi bir şey gördü. Kendisine şöyle sesleniyorlardı: 

“Bu kadar çok üzülme seni affettik.”

Sevindi, kalbi küt küt atmaya başladı. Yine de rüyadan ayrılmak istemiyordu. “Demek ki ibadetlerim kabul oldu.” dedi. Gelen ses buna iştirak etmiyor, şöyle diyordu:

“Hayır, senin ibadetin hatıra kabul etmedik. Kardeşinin ibadeti hürmetine kabul ettik. Çünkü kardeşin sendin çok ibadet ediyordu. Anasına hizmeti senin ibadetinden üstün olduğundan, hem onu hem de onun hürmetine seni kabul ettik.”

Kalkıp koşarak kardeşine gitti. “Senin nöbetini ben tutayım, sen git namaza başla” dedi. Kardeşi manalı şekilde tebessüm etti:

“Geçmiş ola” dedi kardeşi. “Şimdi kim olsa anasına hizmet nöbetini devralır. Rüyayı görmeden önce olacaktı o iş” 

Tabii ki bu bir hikâye; ama Kur’an-ı Kerim’de Allah- Teâlâ’nın buyurduklarına bakın da hükmü siz verin:

“İnsana, ana ve babasına iyi davranmasını emrettik. Anası onu zahmete katlanarak taşıdı ve zorluk çekerek doğurdu. Karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır. Nihayet çocuk olgunluğuna ulaşıp kırk yaşına girince şöyle yakarır: “Rabbim! Bana ve ana babama lütfettiğin nimete şükretmeye, razı olacağın işleri yapmaya beni muvaffak kıl. Benden gelecek nesli hayırlı eyle, pişmanlıkla dönüp senin kapına başvurmaktayım ve ben şüphesiz sana boyun eğenlerdenim!” 

“İşte cennetlikler arasında bunların da yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz. Bu kendilerine yapılagelen gerçek vaattir.”

“Ana babasına, “Yeter be! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken beni yeniden dirilip çıkmakla mı tehdit ediyorsunuz!” diyen kimseye ana babası, Allah’tan yardım dileyerek, “Yazıklar olsun sana! İnadı bırak da imana gel. Kuşkusuz Allah’ın vaadi gerçektir.” Demekteler. O ise “Bu eskilerin masallarından başka bir şey değil” cevabını vermektedir “

“İşte kendilerinden önce gelip giden insan ve cin toplulukları ile birlikte bunlar hakkında Allah’ın azap sözü gerçekleşmiştir. Onlar gerçekten kaybedenlerden olmuşlardır.”

“Her birinin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah herkesin yaptığının karşılığını haksızlığa uğratılmaksızın tastamam vermek için böyle yapmıştır.” (Ahkaf, 15-20)

Bir de Rasulullah (SAV) Efendimizi dinleyelim ve sözü bitirelim:

Ebû Bekre, Hazreti Peygamber (SAV)’in şöyle buyurduğunu anlatmıştır:

“Size büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi?” (Bu sözü üç defa tekrarladılar).

Ashab, “ Evet ya Resûlallah, dediler. Buyurdular ki:

“Allah'a ortak koşmak ve ana-babaya isyan etmek.”

Sonra Hazreti Peygamber yaslanmışken oturdular.

“Dikkat edin! Yalan söylemek de…”

Bu sözü tekrar ediyorlardı, hatta (üzülmesin diye, kendi kendime) Artık söylemeseydi temennisinde bulunmuştum.” (Buhari, Kitab'ül Edeb, 8)

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.