Ak Parti Kurucu Merkez İlçe Başkanı Sezai Balta; "Bir lafa bakarım laf mı diye. Birde söyleyene bakarım adam mı diye"
Türker ÇOBAN
Partisinin 12. yıldönümü kutlamalarında konuşan Ak Parti İl Başkanı Ramazan Kurtulmuş, "Ben de kurucular arasında bir başkan olarak, o günleri bir kez daha hatırlıyorum." derken, “Belki de birileri iktidarın nimetlerini paylaşmak için eski siyasi anlayışlarla bu partiye gelmiş olabilir” şeklinde konuşmuştu. Kurtulmuş, o gün kurucular arasında yer alıp bugün partide görev almayanları, iktidar nimetlerinden faydalanamadığı için partiden ayrıldığını ima ederek; “Ama onlar aradıklarını bulamadılar. Baktılar ki olmuyor, aramızdan ayrılanlar oldu” şeklinde konuşmuştu. Ak Parti'nin Kurucu Merkez İlçe Başkanı Sezai Balta, konuyla ilgili olarak gazetemize açıklamalarda bulundu.
Ak Parti Kurucu Merkez İlçe Başkanı Sezai Balta'nın açıklamasını aynen yayınlıyoruz.
"AK Parti'nin 12. Kuruluş yıldönümünde İl Başkanlığı koltuğunda oturtulan arkadaş birazda heyecandan olsa gerek partinin kuruluşunda görev alan ama daha sonra ayrılmak zorunda bırakılan bazıları için (acizane şu satırların sahibi olarak ben) üstüne vazife olmayan, haddini aşan, boyundan büyük laflar söylemiş. Aslında yazıyı okuduktan sonra İranlı şair ve filozof Ömer Hayyam'ın yazdığı şiirden şu satırları anımsadım.
Kör cehalet çirkinleştirir insanları
Suskunluğum asaletimdendir
Her lafa verecek bir cevabım var elbet
Lakin bir lafa bakarım laf mı diye
Birde söyleyene bakarım adam mı diye
Durum böyle olunca cevap vermeye bile değmeyecek diye düşünürken bazı dostlarımız ısrarla cevap vermem gerektiğini söylediler.
Zaten 19 Ağustos Pazartesi günü Sakarya Gazetesi'nde Mücahid Kardeşimiz kendisine verilecek cevabı fazlasıyla vermiş. Kendisine şahsım adına da teşekkür ediyorum.
Gelelim sâdete;
Allah bir dönem bize de aktif siyaset yapmayı ve gerek İl Başkanı olarak ( DYP'de 5 yıl) gerek 1995 seçimlerinde Refah Partisi'nden Milletvekili adayı olmayı nasip etti. Ama siyasi hayatımda hiç bir makama birilerinin önünde ceket ilikleyerek gelmedim ve oralarda bu anlayışla görev yapmadım. Sadece "Allah'a kul olmak ve Efendimiz ( S.A.V.)'e ümmet olabilmek" hayatımın gayesi oldu.
Siyasette her zaman mağdurun ve mazlumun yanında olmaya çalıştım. Düşünce özgürlüğü ve özellikle inanç özgürlüğüne saygı, olmazsa olmazım oldu. Siyasete başladığım DYP ve Genel Başkanı darbeciler karşısında mağdurdu. “11 Eylül'de akan kan 12 Eylülde neden durdu?” diyen Süleyman Demirel darbe ve darbecilere vurabilecek en büyük tokadı vuruyordu. O günün meselesi darbelere karşı olmak ve askeri vesayete dur demekti.
Evet ülkemiz 1946 yılında çok partili sisteme geçmiş ( DP ile) şaibeli seçimlerden sonra nihayet 1950 seçimlerinde " Yeter söz Milletindir!" diyerek iktidara gelmişti. Milli şef zihniyeti yüzünden milletimiz 1932 yılından 1950 yılına kadar tam 18 sene (ki bunun son dokuz senesi kanun yasaklı) minarelerinden Ezan'ı dahi aslına uygun okuyamamıştı. Gerek 1960 ihtilali, gerekse 1982 ihtilali millete "haddini bildirme”, girişimleriydi. İttihad ve Terakki artığı bu zihniyet 28 Şubat, 27 Nisan e-muhtıra, balyoz, ayışığı gibi versiyonlarla hep siyasetin önünü tıkamış ve ülkemizde demokrasinin gelişmesine en büyük engel olmuştur. 1980 askeri darbesinde üniversite öğrencisiydim ama 28 Şubat'ta ticaret hayatına atılmış, evli ve ikiz kız çocuğu babasıydım. 28 Şubat bana göre tamamen "Milleti yola getirme" projesiydi. Onların 1932'de yasakladıkları Ezan 1950'de geri gelmiş ve millet haddini çok aşmıştı. 1995 seçimlerinde o günkü arkadaşların şahsıma gösterdikleri teveccühle ve Allah şahidim olsun ki Milletimiz üzerinde oynanan bu oyunlara bir parçacık karşı çıkabilmek adına aday oldum. Televizyonlarda üniversite önünde itelenen ve başları zorla açtırılmak istenen kızlarımızın feryatları kanımızı donduruyordu. Benimde iki kız evladım var. Allah'a şükürler olsun ki büyük kızım üniversitesinin son iki senesini tesettürlü olarak tamamladı. Mimarlık okuyan küçük kızım okuluna şimdi rahatça tesettürlü olarak girebiliyor ve üstelik okullarında mescit dahi var. Önce bunları bize bahşeden Rabbime şükrediyor sonrada kimler vesile olduysa teşekkür ediyorum.
Evet, bize okutulan değil kendimizin okuduğu tarih; hayata atıldığımızda çizeceğimiz yolun anahtarıydı. Aydın olmanın sorumluluğunu bir nebze hissederek siyasi hayatımızı tanzim etmeye çalıştık AK Parti'nin kuruluşu ile ilgili olarak da acizane yapmaya çalıştıklarımızı daha önce bu gazetede anlatmaya çalıştık. Şahsi ikbal hiçbir zaman esas gayemiz olmadı. Allah'a şükür 30 yıllık mühendisim, Rabbim rızkımızı veriyor. Bunu temin etmek için siyaset yapmak benim değil belki iddia sahiplerinin işi olsa gerek. Çünkü kişi başkasını kendisi gibi bilirmiş.
Konuyu çok uzatmadan ben bu arkadaşa şunu sormak istiyorum: Diyorsun ki Allah bizim canımızdan can alsın da, Genel Başkanımıza versin. Peki Genel Başkanı bu kadar çok seviyordun da; AK Parti kurulmadan önce Nemrud ve askerleri o büyük ateşi hazırlarken sen neden odun taşıyan asker olup da, ateşi söndürmek için su taşıyan karınca olmadın.
O dönemde 28 Şubat projesi ANAP ve onun Genel Başkanı Mesut Yılmaz üzerinden yürütülüyordu ve sen iktidar ortağı olan o partiyi ve onun nimetlerini bırakıp gelmedin. Biz ateşe su taşıyan karıncanın rolüne soyunduk, sen ateşe odun taşıyan Nemrud'un askeri oldun.
Bu utanç tablosu senin boynunda mahşere kadar asılı kalacaktır vesselam....."