Sibel CAN- 4 Mayıs 2012 Cuma günü Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Rektörlük Konferans salonunda gerçekleşen Kültürümüzde 'Âdâb-ı Muâşaret' Sempozyumu I. Oturumunu 5 Mayıs Cumartesi günü çıkan gazetemizde yayınlamıştık. Bugün yayınladığımız II. oturumunda konuşmacılar “Hatıra ve Gözlemlerle Âdâb-ı Muâşaret'i” anlattı.
Öğleden sonra Turgut Özal Üniversitesi'nden Prof. Dr. Sacit Abalı başkanlığında gerçekleşen II. oturuma İstanbul Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Tuncel, Mimar Sinan Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi Prof. Uğur Derman, Eski Erzurum Milletvekili Rasım Cinisli, Emekli Öğretmen ve gazetemiz yazarı Ali Erdal konuşmacı olarak katıldı.
Abalı;”Nesli kesilen insanların arasında bulunuyoruz ve bu insanlar Osmanlı'nın doğduğu topraklarda neşv-ü nemâ buluyorlar. Osmanlı'nın kendisini değil de adabını,erkanını, geleneğini, göreneğini, örfünü, âdetini ve törelerini anlatmak çünkü bir toplumu sadece kanunlar ayakta tutmaz. Sadece kanunlarla bir cemiyet idare edilmez. Düzen kanunlarla kurulmaz. Düzen törelerle, adetlerle, geleneklerle, göreneklerle kurulur. Onlar yoksa bir girdap içinde çırpınır insanlar. Türkiye ne kadar mahkeme sayısını artırsa, hakim yetiştirse, polis çoğalsa, hapisene sayılarını artırsa yine de suç azalmıyor, suçlar artıyor. Niye? Halkalar koptu biz bir zincirdik. Zincir milletin birbirine şöyle veya böyle bağlantıları vardır. Bu halkalar birer birer kopmaya başlayınca insanlar tek başlarına yaşar oldular. Var olan değerlerimizn kıymetini kaybedince anlıyoruz.Tekrar arama peşindeyiz.
İçtiğiniz suları, söyleyeceğiniz sözleri hangi kaynaklardan elde ettiniz. “
Abalı yaşayışınızla, davranışlarınızla zaten birer örneksiniz dediği konuşmacılara cemiyetin en çok hangi kişileri size etki etti diyerek sözü konuşmacılara bıraktı.
Tuncel: “Hangi çeşmelerden su içtiğimizle başlamamızı istiyorsunuz, evet ben bir cumhuriyet çocuğuyum. Cumhuriyet'in 10. yılında doğmuşum. Benim su içtiğim çeşmeler yani ben 60 sene evvel bugünlerde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümüne başladığım zaman karşımda beş hoca gördüm. Onların hepsi de Osmanlı döneminde doğan hocalardı. Bu sizin kaynaklara ipucu veriyor galiba.Beni okutan üç profesörün üçü de Abdülhamit Dönemi'nde doğmuştu, benim su içtiğim çeşmeler Sacid Bey'in deyimiyle. Hocalarım hem Osmanlı Kültürünü temsil ederler hem de Batılı Kültürünü temsil ederlerdi. Büyüklerin ellerini öptüğü gibi hanımefendileri gördükleri zaman başlarına götürmemek sureti ile onlarında ellerini öperlerdi. O da Fransız kültürünün etkisiydi ki o da pek kalmadı ama o ara dönemdeki insanlarda çok görürdük.
Evet 60 sene evvel Laleli'de bu saydığım rahmetli beş hocanın talebesi olarak Coğrafya Bölümü'ne kaydoldum. Derslerinden bilgilerinden faydalanıyoruz ama daha çok hareketlerinden faydalanmaya, bir şeyler kapmaya çalışıyoruz.4 katlıydı o bina, zemin hariç. 1940' ların başında yanan Zeynep Hanım Konağı'nın yerine yapılmıştır. Zeynep Hanım dediğimde Yusuf Kamil Bey'in eşidir. Bu binada başladım. Birşeyi aktarmak istiyorum, asansör vardı.Bizim Coğrafya Bölümü 4. kattadır. Bu 4 sene içerisinde hiçbir zaman asistan oluncaya kadar asansöre binmek aklıma gelmedi. Hocalar binerdi üzerinde kilit yoktu şimdiki gibi. Şimdi bazı asansörlerde şifreler var, şifre yoktu. Ama benim binmediğim gibi hiçbir talebe de binmezdi. Niçin bunu söyledim? Şimdi görüyorum çalıştığım üniversitelerde haftada 3 saat gittiğim bir üniversite var, bu üniversitenin asansörü var. Talebelerin iniyorlar biniyorlar. Bir katı bile asansörle çıkıyorlar. Hadi binsinler boş gördükleri zaman ama bazen ikinci kattan çağırıyoruz biz hocalar, aşağıdan geliyor içi dolu talebe hocayı gördüğü zaman bile buyurun siz binin yok. Genç arkadaşlar kusura bakmasın bunu da özellikle söylemeyi ödev bildim. Bu da bir âdâb-ı muâşarettir.
Asistan olduktan sonra bindik asansöre. Ondan sonra hocalarla iner çıkardık. O asansörde eski hocalarla tanışmamız olurdu, hocalarla. Bir anıyı kaydetmekte fayda var. Benden 4 yaş büyük bir asistan fazla fakülteyi tanımaz. Başka bölümden hocaları tanımazdı. Birgün asansöre binmiş genç asistan yaşlı bir hocayla çıkıyor. 4 kata çıkacak bu asistan Coğrafya Bölümü'ne, yaşlı hoca 3. katta inecekmiş. Bizim asistan arkadaşa sormuş; “Nerede asistansın yavrum?”. Asistan; ”Coğrafya Bölümü'nde asistanım. Yeni asistanım.” Hoca; “Kiminle çalışıyorsun?”. Asistan; “Profesör Sırrı Erinçle çalışıyorum” demiş. 3. kata gelince hoca kapıyı açıp çıkacakken asistan bir gaflete gelmiş ve “Efendim siz kimsiniz” demiş.
Hoca durmuş; “Evladım beni tanımayacaksan kimi tanıyacaksın, ben Ahmet Hamdi Tanpınar” demiş.
Âdâb-ı Muâşaret'e dair dinleyerek olmasa bile gözleyerek; pek çok şeyler öğrendik, faydalandık. Ben anılar kısmını bu kadar ile kapatmak istiyorum. “
Adalı; “Şimdi de başka bir cepheden İstanbul'un kazan, kendisi kepçe olmak üzere nasıl bir kazanda kaynadığını kendisi bizzat kendi sözleriyle bize anlatacak. “
Derman: “Âdâb-ı Muâşaret'in bir başka ismi de 'edep'tir malum. Ben eski bir beyiti okuyarak, hat sanatında lavhe olarak yazılmıştır.Onu okuyarak sözlerime başlıyım; 'Ehli diller arasında aradım kıldım talep. Her hüner makbul imiş illa edep illa edep.' Efendim âdâb-ı muâşaret yıllar değil yüz yılar içerisinde teşekkül eden bir husus. Ama o yüz yıllar içerisinde teşekkül eden bir edep manzumesi kısa zamanda tasfiye edilirse büyük sıkıntılar ortaya çıkıyor. Biz bugün bu hali yaşıyoruz. Şahsen ara devredenim, eskiden bu kültürü hakkıyla yaşamışlara yetiştim. Ama ben onları aynen alabilmiş olduğumu söyleyemem. Fakat onlardan gördüğüm şeyler, bugün kaybettiklerimiz göz önüne gelince neler öğrenmişiz diyorum. Mesela basit bir şey ama hepsi son derece iyi niyetli buna hiç şüphem yok. Karşılaştığımız anda bize hatır soruyorlar. Hatır sormak yaşça büyük olanın işidir. Edep terbiyemizde o sorduktan sonra sen nasılsın veyahut samimiyet derecesine göre siz nasılsınız evladım dediği zaman o zaman halini sorabilir, siz nasılsınız diyebilir genç olan. Şimdi hemen kaleci planjon yapar gibi karşılaştığımız anda nasılsınız geliyor. Hiç şüphe yok, iyi niyetle soruluyor bu ama bilmemekten. Bir de pek bana dokunan yüzünüze gülen kademhaneye yol gösterenin buyurun demesi. Bu İstanbul anlayışında çok büyük ayıp sayılan bir husustur. Çünkü sen oraya layıksın, manası altında gizlidir o sözün. Öyle bir söz yok, öyle düşünülmüyor. Ama daha çok şeyler çıkar ama çok moda olmuş 'kendinize iyi bakın' diyorlar. 'Ayna bulursam bakıyorum' diyorum.
Caferoğlu'nun bir nüktesini size nakletmeden geçemeyeceğim. Bu tarzda nükteler daima bir edebin içerisinde yapılırsa güzel olur. Senato toplantısında Caferoğlu yanında da Aldülkadir Karahan ne kadar şirret olduğu bilinir. Kızmış birilerine başlamış hayvan faslından herşeyi saymaya.'yapma be Abdükadir sen onların böyüğüsün demiş. İşte nükte bu bir kötü kelime geçti mi içinde bundan daha ağır bir hakaret olabilir mi? Kendisi Azeri olduğu için böyüğüsün, sen onların böyüğüsün. “
Cinisli: “Bu kadar güzel konuşmalardan sonra benim işim bir hayli zorlaştı. Çok değerli hocamız Azmi Bey bu zarif ince davetini yapınca bir güzel insanın daveti kırılmaz diye düşünmüştüm. Sonra konuyu söyledi âdâb-ı muâşaret toplantısı yapılacak dedi içimde o güne kadar birikmiş hasreti sanki bir anda aydınlattı. Bir ömür bunu bekler gibiydim. Böyle bir toplantı olmalı, böyle bir toplantılar olmalı ve gençlerimiz kendi kültürlerini, öz değerlerini anlamalı, öğrenmeli. Yıllar yılı dışarıdan esen sam rüzgarları tehlikeli rüzgarlar toplumumuzu yaktı, kavurdu. Bundan bir kurtuluş olmalı, bundan bir korunma setti olmalı. Bu setti, bu korunma refleksini yine Edebali Hazretlerinin makamından, bu güzel diyardan geldi.
Bugün sanayileşme yolunda hergün başka bir icatla yol alan dünyamızın bana göre en büyük ihtiyacı, insanın ve insanlığın en büyük ihtiyacı; ahlak, terbiye, töre, insanı insan yapan değerleri bilmektir. Töresi, terbiyesi, edebi, adabı olmayan insan yapacağı hiçbir şey insanlığa faydalı olmamıştır, olamaz da. Ancak tehlikeli icatlar yapılabilir. Cinayetler işlenebilir. Kötü işler yapılır. İnsanlığın mahvolmasına neden olur. O sebeple bir büyük imparatorluk kurmuş, bir büyük kültür hediye etmiş Osmanlı'nın kurucusu bu topraklar inşallah bugünkü dünyada devletimizin ve milletimizin geleceğini sağlıklı bir bünyeye kavuşturacak ilk taşı burada atmış oluyor. Ben hadiseye o gözle bakıyorum. Bir başka şey çevremizi saran içinde yaşadığımız çirkinliklerden bunalmış ruhumu yıkamak için geldim.
İbrahim Hakkı Hazretleri Hasan Kale hani o meşhur şiiri var ya; 'Hak şerleri hayr eyler, Zannetme ki gayr eyler, Ârif anı seyreyler, Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler'
Şimdi böyle bir arif bir infan sahibi ne diyor; 'Her sözde nasihat var, Her nesnede zinet var, Her işte ganimet var, Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler,
Bil elsine-i halki gençler için söylüyorum halkın lisanını bil. Kendine söylüyor. Halkın lisanını konuş, halkın lisanını bil. Eklâm-i Hak eyle Hakki, hakkın kelamını bil, halkın kelamını konuş. Öğren edeb-u hulku, el sineyi halkı, haklama ey hakkı. Öğren edebi, hulku. O da kendine diyor edebi, hulku öğren diyor. Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler, hepinize güzellikler temenni ediyorum.”
Adalı: “Ganimet yüklü bu dünya da Erzurumlu İbrahim Hazretlerinin güzel mısralarını okumasından sonra bize düşün bir söz var sadece; 'Herşeye rağmen herşey güzel.”
Erdal: “Benim işim daha zor, çünkü benden önceki güzel konuşmacıların hepsi benim işim zor bu konuşmacıların yanında dediler. Benim ki onlarınkinden de zor. Ama benim şanslı bir tarafın var. Bu güzel konuşmacılar, güzel hocalarım dinleyicileri hiç sıkmadan hoş bir şekilde söyledikleri için dinleyicilerinde dikkati dağılmadı. Ben şimdi dikkati dağılmamış, rahat bir toplulukla konuşmanın huzuru içerisindeyim. Bir topluluğun ruhunu, özünü kim temsil eder. Sözcüsü kimdir? Devlet başkanı mıdır veya bir başkası mıdır? Herhalde şair temsil ederdir. Ve o şair Yunus Emre olursa. Bizim Yunus diyor ki; 'Bir kez gönül yıktın ise, kıldığın namaz değildir. Yetmiş iki millet dahi, elin yüzün yumaz değildir.' işte bizim şu kadar yüzyıllık veya bin yıllık muhaşeret edebimizin, âdâb-ı muâşaretimizin merkezi buydu. Yani merkezinde ben değil, benim menfaatim değil önce karşımdaki. Kimsenin gönlünü kırmamalıyım, yıkmamalıyım deyip. Bugün dünyanın merkezi benim, ben açsam başka aç yoktur, ben toksan yine başka aç yoktur. Herşey benden ibaret. Biz büyük bir medeniyet meydana getirdik. Bu medeniyetin destanlık bir âdâb-ı muâşaret kahramanını icat ettik. İstanbul efendisi, muhterem hocalarım İstanbul efendilerine ait çok güzel örnekler söylediler. İyi ki bu toplantıya katılmışım dedim.”