Câhil olmak (cehalet), bir konu ya da alanda yeterli bilgi, eğitim veya farkındalığa sahip olmamak… Cahil olmak, sadece okuma yazma bilmemekle sınırlı değil… Cehalet, bilgi ve farkındalık eksikliği... Bilgi cehaleti, belirli bir konu hakkındaki bilgi yoksunluğu… Birinin bir hususta yanlış bir fikre sahip olması… Farkındalık cehaleti, birinin bir konuda ne ölçüde bilip bilmediğinin farkında olmaması… Bu, en tehlikeli cehalet… Farkındalık cehaletinde, kişi kendi eksikliklerinin bilincinde olmaz, öğrenmez ve kendini geliştirmez… Dilli düdüklerin hâli, böylesi bir cehalet…
Cehalet, yanlış kararlar almaya, önyargılara ve hatta toplumsal sorunlara yol açar… Had bilmezlik, cehaleti körükler… Cehalet, onmaz bir illete dönüştüğünde, utanç verici bağnazlık devreye girer… Cehaleti yok etmenin panzehri, her zaman öğrenmeye ve gelişmeye açık olmak… Önemli olan, bilmediklerimizin farkında olabilmek ve öğrenmeye istekli olmak… Ebu Cehil (asıl adı, Amr b. Hişâm); kavmi arasında güçlü bir lider, hakemlik yapan, zeki ve sözü dinlenen Kureyş’in ileri gelenlerinden, Mekke’nin zengin ve nüfuzlu kişilerinden biri… Cahiliye döneminin Ebu’l-Hakem’i (hikmetin babası, bilge kişisi)… Mâlum, Ebu Cehil, İslâm’a karşı şiddetli bir şekilde direnen, müslümanlara işkence edip küçümseyen, alaya alan ve düşmanlığında ısrar eden biri… ‘Hikmetin babası’ diye anılan birinin, İslâm’a olan kör düşmanlığı sebebiyle ‘cahilliğin babası’ diye anılır olması… Onun inatçılığı, bağnazlığı, hakikati görmezden gelmeye çalışması; farkındalık cehaletine en çarpıcı misâl… İmam Gazali’nin ‘İhyâu Ulûmiddîn’ adlı kitabında cahilliğin tanımı: Cehl-i basit (bilmez, lâkin bilmez olduğunu bilir)... Cehl-i mürekkep (bilmez, ancak bilmez olduğunu kabul etmez)… ‘Cehl-i basit’e yol göstermek mümkün… ‘Cehl-i mürekkep’e yol göstermek gayrimümkün… Cehl-i mürekkep; malumatfuruş (çokbilmiş) olan okuryazar… Marifet, okuryazar olmak değil; okuyan, yazan ve düşünen olabilmek… Etrafımızda o kadar çok okumayan ve yazmayan okuryazar var ki… Cehaletten arınmak için ilim-irfan ehli bilge insan olmak lâzım… Medenî insan, sanatkâr insan, teknolojiyi doğru bir şekilde kullanan insan, edep sahibi entelektüel (münevver, aydın) insan olmak lâzım… Entelektüel bakışı harikulade ifade eden söz: “Ya öğreten/âlim, ya öğrenen, ya dinleyen ya da bunları seven ol. Sakın beşincisi olma (ilme ve ilimle meşgul olanlara nefret duyma), helâk olursun!” (Hadis-i Şerif)… Aydın olabilmek için her konuda net görebilmeye çalışmak ve detaylı düşünmek gerekir… “Aydın olmak için önce insan olmak lâzımdır.” (Cemil Meriç)… Cemil Meriç’e göre; “Tanzimat’tan bu yana Türk aydının alınyazısı iki kelimede düğümleniyordu: aldanmak ve aldatmak.”… Sorun, gerçekten eğitime dair… Eğitimli olan, kendi toplumunu dışlamayan, kendi toplumuna tepeden bakmayan, kendi insanıyla hemhâl olan yerli ve millî olan işçi, esnaf, siyasetçi, mühendis, doktor, mimar, öğretmen, avukat, yazar, sanatçı, akademisyen ve mesleği her ne ise işinin ehli olmak gerek…
Cahil olan, eğitimsiz olandır… Eğitimli olan, insaf ve izan (anlama becerisi) sahibidir… Eğitimli olan, eleştiriyi önce kendine yapandır… Eğitimli olan, sonuna kadar dinleyendir, karşısındakine saygılı olandır, teyit edilmeyen bilgiyi aktarmayandır… Siyasî görüşlerimizin farklılığı bir zenginlik olmalı; birbirimizi hâkir görmek ve tahammülsüzlük olmamalı… Kendi gibi düşünmeyenleri küçük görmek hastalığı, insanın çapını yansıtır… Mühim olan, çaplı olmak ve çaplı davranmak… “Dostumuza da düşmanımıza da hürmet etmeyi, onun çapını doğru tayin etmeyi bilmeliyiz.” (Necip Fazıl Kısakürek)… Hakaret ve küfürle, yaftalamayla, sürekli eksik bulma çabasıyla, alıntı sözlerle, sloganlarla, karşı fikri yok sayarak ve kendi söylemlerini her konuda bozuk plak gibi söyleyerek hiçbir sorun çözülemez… Meselâ, çevremizin, yaşadığımız yerin sorunlarını konuşurken ya da yazarken, iktidarı veya muhalefeti hedef alıp sözün içine etmenin âlemi yok… Bu, ucuz davranış tarzı lafebeliği/lafazanlık/demagoji… Bu, küfre kapı aralayan yaklaşım… Demagoji, bir kimsenin veya birilerinin hislerini tahrik ederek, kamçılayarak, okşayarak, kişi ya da kişilere gerçekdışı şeyler söyleme hokkabazlığıdır, gerçekleri çarpıtmadır... Ağzı laf yapmaktan ibaret iletişim çarpıklığı, iletişimde bir sonraki adım olan fikr-i küfriyi harekete geçirir… Kafamızda zaten yargılayıp karar hâline dönüştürdüklerimiz ve dogmalar (doğru diye öne sürülen öğretiler), bizi bizden eder; hep cahil kalmamıza neden olur… Böylesi durum, farklı söylemlere hayat hakkı tanımaz… Ucuzcu yaklaşımlara avans vermeden, fikir çilesi çekilerek elde edilecek bize bizlik katacak sözlerin veya yazıların kalitesiyle başımız ağrısın, razıyız… Ne mi yapmalıyız? Söylemeden ve yazmadan önce, sabırla anlamak için dinlemeliyiz ve okumalıyız; muhatabımızı incitecek davranışlardan ve üsluptan sakınmalıyız… “Söz dediğin yaş deridir, nereye çekersen oraya gider.” (Atasözü)… Bilmeliyiz ki “Aslında herkes kendi çapında mükemmeldir fakat kiminin çapı tamdır, kiminin ise hayatı beyninin yarıçapı kadardır!” (Tolstoy)… Bir işe başlamadan önce, her birimiz kendi çapında, Türkiye çapında ve dünya çapında büyük düşünmeliyiz; analiz ederek, araştırarak, teyit edilen bilgiyi ve referansı dikkate alarak, çaptan ve gönüllerden düşmeden, üzerimize düşen sorumluluğun ve görevlerin gereğini yapmalıyız… Çalışma gücümüzü yitirmeden, verimimiz tükenmeden çapımızı ve çevremizi korumalıyız; çabalarımızı sürdürmeliyiz…
Ateş olsak, cirmimiz (cüssemiz, hacmimiz, gövdemiz, ebadımız, çapımız) kadar yer yakarız, sahibi olduğumuz mal-mülk-servet-makam kudreti kadar değil! Cürmümüz (suçumuz, kabahatimiz, kusurumuz, hatamız, yanlışımız) ne olursa olsun, insan olabiliyorsak, yeni ve temiz başlangıçlar yapabiliriz… Yoksa birilerine gönderme yapmak adına enkaz edebiyatı yaparak, dünyadaki pandemi dönemini göz ardı edip ‘açım’ diyerek aklı sıra biriyle muhatap olma onurunun kendisinde olduğunu zannederek, tepeden bakış tarzıyla, sadece söylem enkazı altında kalırız… Bunun adı ‘bittik yandık battık’ felaket ve enkaz tellallığı… Bu çığırtkanlığı kimlerin yaptığına bakmadan söylenen sözleri doğru diye algıladığımızda, yoksul ve aç olduğu hâlde ülkesi için ölenlere, soykırıma uğrayanlara, sömürülenlere, en azından ayıp ederiz… Sosyal medya gruplarında ve kalabalıklarda dikkat çekmek adına espri yapmak veya uçuk davranmak ve uç noktalarda konuşmak ve yazmak becerili olmak değil! Terbiye-edep-ilim-irfan-izan-idrak sahibi bilge olmaya çalışmak gerek… Nezahet ve nezaket ile asıl meseleyi sağa sola çekmeden, herhangi bir kimsenin fikrine limon sıkmadan efendice hanımefendice konuşmak ve yazmak gerek… Birilerine ait sırları ve haberleri filtreden geçirmeden, boşboğazlık yaparak olur olmaz her yerde söylemek ve yazmak ise en facia olan ahvâl… Bunu hep yapanlar, dilli düdükler… Dilli düdükler için, gizli tutulması gereken bilgilerin, önüne gelen herkese aktarılması, gayet olağan bir iş… Dilli düdükler, dilli cahil olan dilli düdükler (çokbilmişler, ukalâ olanlar, malumatfuruşlar)… Böyle olan cehl-i mürekkep, sosyal medya platformlarında bilgiçlik taslayıp akıl hocalığı yaparlar, işlerine gelmeyince ve hâdleri bildirilince karşı tarafı akıllarınca küçük düşürmeyi adamlık sanırlar… ‘Yandık, battık, bittik’ ve enkaz edebiyatı yaparlar, fikir çilesi çekmezler, sloganları-küfürleri-hezeyanları-sapkınlıkları-taşkınlıkları fikir sanırlar… Kariyerlerinde Dr./Prof. İbaresi vardır, ancak bilimsel yobazlık yaparlar...
Cehaleti yok edebilmek, Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin eğitime dair yedi öğretisini öğrenip uygulamakla kabil… “Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol. Şefkat ve merhamette güneş gibi ol. Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol. Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol. Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol. Hoşgörülükte deniz gibi ol. Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”… Selam, sevgi ve saygılarımla. https://bit.ly/muzafferceven