Bu haftaki yazımda yıllarca Manisa Bağcılık Araştırma Enstitüsü'nde çalışmış ve halen Fakültemizde Öğretim Üyesi olarak görev yapan Yrd. Doç. Dr. Hayri SAĞLAM'ın bağcılık konusundaki bir anısına yer vermek istiyorum. İşte kendi ağzından anlattıkları;
"Siz hiç 100 Amerikan doları karşılığı bir salkım üzüm alıp yediniz mi? Olur mu öyle şey demeyin. Evet evet doğru duydunuz, bir salkım üzüm ve 100 Amerikan doları. Nerede derseniz, Japonya’da. Ama yanlış anlaşılmasın bütün üzüm çeşitleri için bu fiyat geçerli değilmiş.
5 Kasım 2010 tarihinde Japonya’dan 1 i Profesör ve 4 ü üzüm üreticisi olmak üzere 5 kişilik bir heyet Manisa Bağcılık Araştırma Enstitüsü'nü ziyaret ettiler. Ziyaret sırasında bağcılık konusu konuşuldu. Üzüm yetiştiriciliği ile ilgili bilgi alışverişi yapıldı. İçlerinden birisi, Prof. Dr. Shigeru HANAZAWA asma ıslahı konusunda çalışan bir bilim adamı. Kendi geliştirdiği bir üzüm çeşidine ait örnek getirmişler. Getirilen üzüm çeşidi, çekirdeksiz, yeşile çalan sarımsı renkli ve oldukça iri taneli bir üzüm çeşidi. Oldukça ince kabuklu, sulu ve hafif yumuşak meyve etine sahip bir çeşit. Tarttığımızda bir tanesinin 18,5 gram geldiğini tespit ettik. Şeker miktarı orta düzeyde olan bu çeşidin asitliği oldukça düşük. Değişik bir aromaya sahip. Bizim damak tadımıza çok uygun olduğu söylenemez.
Ve evet bu üzümün 600-700 gram ağırlığındaki bir salkımının fiyatı ise 100 dolar. Hadi canım sende kim alır 600 gram üzümü 100 dolara! Sanırım yalnızca bir Japon alabilir bu fiyata. Çünkü onlar “Yemek İçin Dünyaya Geldik” lerini söylüyorlar. Değişik bir yaşam felsefesi.
Ancak bizi ilgilendiren konu bu değil elbet. O salkımın başına gelenler. Asmalar uyanır, sürgünler oluşur, somaklar ortaya çıkar, bundan sonrası bizdekinden çok farklı bir hikaye. Bizde olsa, ilaçlarız, sularız, belki biraz gübre verir ve olgunlaştığında hasat ederiz.
Ama 100 dolarlık salkımın hikayesi hiç de öyle değil. Öncelikle salkım taslağının ortasından 3 cm yi geçmeyecek bir kısmını seçip bu parçanın altında kalan kısım tamamen çıkarılırmış. Bu da yetmedi, bu üç santimetrelik kısmın salkım sapına yakın olan tarafında kalan çilkimlerin tamamı çıkarılırmış. Salkım taslağının orta yerinde kalan 3 santimetrelik kısım o yılın ürünü. Durun, daha bitmedi, bu kalan kısımda fazlalık oluşturan çilkimler tekrar bir işlemle çıkarılıp, sıkışıklığa neden olabilecek taneler de uzaklaştırıldıktan sonra salkımcık şimdilik rahat bir nefes alabilecek. Ama şimdilik. Devamında bizde “ben hormonlu üzüm yemem abi” yaklaşımına nispet edercesine büyüme düzenleyici uygulamaları, salkımda bir kuaför edasıyla şekil verme işlemleri…
Burada mola verelim dedik, bu çeşitte tane iriliğinin 30 (otuz) grama kadar ulaştığını, bunun da sadece büyüme düzenleyici yani halkımızın tabiri ile hormonla yapıldığını öğreniyoruz. Çeşidin tane ağırlığının aslında çok küçük olduğunu bize söylediler ama bizim çeşitlerimizi sorduklarında Samancı Çekirdeksizi çeşidinin 5-6 gram tane ağırlığına sahip olduğunu öğrendiklerinde “bu üzüm bizde olsa 60 gram yapardık” der gibi bir bakışları vardı ki sormayın.
Peki biz ne yapıyoruz? Emin olun öyle bir salkım üzümü Türkiye’de satamazsınız. Burada kısaca bir anımı aktarmak istiyorum. 2008 yılı sonları idi. Sarıgöl’den bir üretici gelmiş ve sorununa çözüm arıyordu. Sorunu ürettiği üzümü sofralık olarak pazarlayamamak idi. Ben konuya sadece izleyici olarak kaldım. Konu uzmanı arkadaş sofralık satmasındaki sorunun ne olduğunu sordu, aldığı cevap ise “ihracatçılar benim üzümümü beğenmiyorlar” oldu. Daha sonra emekli bir öğretmen olduğunu öğrendiğim üreticiye arkadaşımız üretim şeklini ve elde ettiği üzümün nasıl olduğunu sorunca üreticimiz yanında getirdiği bir poşet içerisinden birkaç salkım üzüm çıkarıp “işte, bu üzümü beğenmiyorlar” dedi. İnanın ben o üzümü bedava verseler almazdım. Ama o iddialı idi, bundan daha güzel üzüm olamazdı.
Neyse uzatmayalım, arkadaşımız sofralık üzüm üretirken yapmasını gerekenleri büyük bir heyecanla bir bir anlattı. Üreticimiz (EMEKLİ ÖĞRETMEN) “iyi de” dedi, “bu durumda dönümden alacağım ürün beni tatmin etmez”. Arkadaşımız aldığı ürün miktarını sorup bu üründen elde ettiği geliri sordu, ve tarif etiği üzümü ürettiği durumda en az %40 daha fazla kazanacağını anlattı. Aldığımız cevap ise “iyi de ben şu kadar tondan az üzüm alacaksam yapmam daha iyi!”
Bu anımı anlatmamın sebebi, bizim üreticimizin bilinçli-bilinçsiz olarak ayrılmasının güç olduğunu, emekli bir öğretmenin bile kalite ve fazla gelir yerine fazla ürün ve düşük geliri tercih ettiğini anlatmaktı.
Tabii ki bu olayın geçtiği yer Manisa idi. Yani, ülkemizde üzüm üretiminin en teknik yapıldığı yer. Orada bile kültürel işlemlerin gerekliliğini üreticiye anlatmak çok zor. Kaldı ki, Bilecik'te nerede ise bağların tamamı yer bağ şeklinde. Şimdi biz "eğer bu bağları tele alırsanız elde edeceğiniz ürün en az iki kat artar, kalite desen yine öyle, bu durumda elde edilecek gelir de artacak" desek eminim herkes bize gülecek. Hatta belki bazıları da "madem o kadar kolay, gel de kendin yap" diye geçirecek içinden. Doğru, üretimin hiç bir şekli kolay değil, köylünün zaten geliri düşük ve gelişmiş üretim şekilleri yatırım gerektiriyor.
Üretim yapacak toplumda yaş ortalaması çok yüksek, nerede ise çalışacak kimse yok. Ayrıca bir pazarlama sorunu da var gibi görünüyor. Unutmayalım ki biz kaliteli üretim yaparsak alıcısı ayağımıza gelecektir. Tüm bu sorunlar var, doğrudur. Ama olsun, bir yerden başlamak gerekiyor, birilerinin başlaması gerekiyor. Bu neden biz olmayalım.
Elin Japon’u bir kuaför gibi çalışıp salkımı ve taneleri istediği şekle ve forma sokarken, biz en basit kültürel işlemleri bile yaptığımızda yeterli olacak, bu da yaşadığımız yer nedeniyle Allah'ın bize bir lütfu...."