28 Şubat'ın en çok mağdur ettiği insanlardan biri olan Av. Metin Yücel o dönemde hukuksuzlukla mücadele etti, sadece davasını değil mesleğini de kaybetti. Yargıta Baş Savcısı basın yoluyla “Vampir, yarasa” dedi. Bir yıl hapis cezası aldı, ama cemiyet onu hiçbir zaman suçlu görmedi. Gazetemiz Yazı İşleri Müdürü Mücahid Erdal'ın döneme damgasını vuracak röportajında Av. Metin Yücel satır aralarında şunları söyledi:
“Bunların partisini kapatmak yetmez, köklerini kazımak lazım deyip, yüz kızartıcı bir suçtan sabıkalı hale getirerek yapabileceği bir iş imkanı kalmasın diye uğraştılar. Hayat hakkı tanımak istemediler”
pek çok yargı mensubu Silahlı Kuvvetlerin çağırdığı brifinglere dönemin Adalet Bakanı Sayın Şevket Kazan’ın suç işliyorsunuz ikazlarına aldırış etmeden katılmış ve brifingi veren komutanı elleri patlarcasına alkışlamışlardı. O yargı “BAĞIMSIZ YARGI” oluyor ve bugün o suç işleyen komutanları yargılayan yargıçlar ise iktidar yanlısı yargı olarak lanse ediliyor. Güler misiniz? Ağlar mısınız? “
“Metin Yücel 7.6.1997 tarihinde genel merkezden aldığı bugünkü değerle 3.000 TL paranın tamamını İl yönetim kurulu kararıyla ilçelere dağıtmış.Kendisine gönderilen para ile ilgili olarak hiçbir harcaması ve harcama belgesi de yok. Dolayısıyla hangi evrakta sahtecilik yapmış? Ortada hiçbir harcama evrakı yok. Bu nedenle hakkında BERAAT kararı verilmesi gerekir..” İşte umudun tükenmediği yer. Çünkü bütün baskılara her şeye rağmen direnen ve vicdanının sesini dinleyen bir hakim.
Refah Partisini kapatma davasının iddianamesinde bize “habis ur,vampir ve yarasa” diyerek hakaret eden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’ı görevlerini suistimal ettiklerinden dolayı Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusun- da bulundum. Ancak “şikayet konusu işlem yargı yetkisinin kullanılmasından kaynaklanan bir konuya ilişkin bulunduğundan” denilerek şikayetim konusunda işlem yapılmamasına karar verilmiştir.
28 Şubat sürecinin mağdur ettiği insanlardan biri olan Av.Metin Yücel gazetemize o dönemi ve yaşadığı hukuksuzlukları anlattı.
Kapanan Refah Partisi'nin Bilecik'teki son İl Başkanı olan Av.Metin Yücel, kamuoyunda “kayıp trilyon” davası diye bilinen davadan yargılandı. İl Başkanlığı döneminde başkanlığına gönderilen paradan hiçbir harcama yapmamasına, ilgili maliye yetkililerinin hiçbir usulsüzlük görmemesine rağmen harcamadığı para ile ilgili olarak sahtecilik suçundan ceza aldı.Verilen cezanın ertelenmesi gerekirken ertelenmedi. Yücel bu hukuksuzluğu: “Bunların partisini kapatmak yetmez, köklerini kazımak lazım deyip, yüz kızartıcı bir suçtan sabıkalı hale getirerek yapabileceği bir iş imkanı kalmasın diye uğraştılar. Hayat hakkı tanımak istemediler” diye ifade etti.
O dönemleri gazetemize anlatan Av. Metin Yücel, hararetli Milli Güvenlik Kurulu toplantıları ile istediklerini yaptıramayanların, o dönemde iktidarın büyük ortağı Refah Partisi'ni Yargı yoluyla hizaya getirmek istediklerine vurgu yaparken “Odönemin utanç tablolarını hatırlarsınız, Yüksek Yargı organları da dahil pek çok yargı mensubu Silahlı Kuvvetlerin çağırdığı brifinglere dönemin Adalet Bakanı Sayın Şevket Kazan’ın suç işliyorsunuz ikazlarına aldırış etmeden katılmış ve brifingi veren komutanı elleri patlarcasına alkışlamışlardı. O yargı “BAĞIMSIZ YARGI” oluyor ve bugün o suç işleyen komutanları yargılayan yargıçlar ise iktidar yanlısı yargı olarak lanse ediliyor. Güler misiniz? Ağlar mısınız? “
Av.Metin Yücel, 28 Şubatın sisli ve karanlık dönemlerini anlatırken “o karanlık dönem sadece beni değil benim gibi o davada yargılanan 71 il başkanını ve dönemin Başbakanı ve Genel Başkanımız Rahmetli Erbakan hocamızla birlikte üst düzey genel merkez yöneticilerini ve hatta diyebiliriz ki tüm milletimizi (küçük bir azınlık dışında) mağdur etmiştir” dedi.
Av.Metin Yücel,o günlerle ilgili düşüncelerini anlatırken “Deriyi kokmasın diye tuzlarsınız, ama tuz kokmuşsa çaresizlik içine düşersiniz. Takdir edersiniz ki insanlar bir haksızlığa uğradıklarında haklarını aramak için Mahkemelere koşarlar. Fakat o günlerde kelimenin tam anlamıyla tuz kokmuştu. İnsanların hak arama yolları bir kısmı resmen ve bir kısmı da fiilen kapatılmıştı. Askeri Şura kararlarıyla atılanların gidebilecekleri hiçbir kanun yolu yoktu. Diğer idarelerde mağdur olanlar her ne kadar kanun yoluna müracaat edebiliyorlarsa da oradan da hak ve adalet değil; birifing kararları çıkıyordu. Üniversiteler özgür düşünce ile, bilimle değil kızlarımızın baş örtüleriyle uğraşıyor; onlar için ikna odaları kuruluyor; o da olmazsa eğitim hayatı sona erdiriliyordu. Sanki milletin üzerine bir karabasan çökmüştü. 1000 yıl sürecek nidaları ile her yerde 10.yıl marşları söyleniyor ve bir taraftan da hazinenin içi boşaltılıyordu.
Ama bizler bu karanlığın bir gün dağılacağını ve bu zulmü bu millete reva görenlerin de yanına kar kalmayacağını biliyor ve inanıyorduk.Her gecenin bir sabahı mutlaka olacaktı. İşte 28 Şubat davası diye adlandırılan bir dava bugün Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde görülüyor ve o dönemin bir kısım askeri erkanı yargılanıyor. Ama bu işin bir de sivil kanadı olmalı. Çünkü o dönemde banka hortumlayanlar, brifingle manşet atanlar henüz yargıyla tanışmadı. Hatta benim kanaatimce pek çok hukuka aykırı karara bilerek ve kasten imza atan yargı da gerçek yargıçların karşısına çıkıp hesap vermedikçe bu hesabın kapandığından söz edemeyiz. Yukarıda da belirttiğim gibi bugünleri görüyor ve gecenin ardından sabah olmasa da hiç olmazsa şafak sökün etti diyorum.
Ben ve benimle birlikte yargılanan il başkanı arkadaşlarımız hakkında açılan Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesindeki dava da tam bir kurmaca dava idi. Karar daha baştan verilmişti. Sanki geçmişte olduğu gibi bize de “ sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” dercesine ne savunmalarımıza ne alınan bilirkişi raporlarına itibar ediliyordu.
Çünkü açılan dava bütün siyasi partiler gibi Refah Partisi’ne de Hazineden gönderilen mali yardım dolayısı ile açılmıştı.Oysa Anayasamızın 69/3 maddesine göre, siyasi partilerin mali faaliyetlerinin incelenmesinin görev ve yetkisi münhasıran Anayasa Mahkemesi’ne aittir; Anayasa Mahkemesi tarafından incelenerek hakkında karar alınıp suç duyurusunda bulunulmadan herhangi bir partinin mali faaliyeti ile ilgili bir soruşturma ve yargılama yapılamaz. Açık Anayasa hükmünün ihlal edildiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku anabilim dalı profesörlerinden Prof.Dr.Servet Armağan ve Prof.Dr.Burhan Kuzu tarafından tanzim olunan ve dosyaya sunulan hukuki mütalaada da ifade edilmiştir.
Ancak dosyamıza bakan bağımsız yargıçlaröncelikle CMK.md.7’e göre GÖREVSİZLİK kararı verip dosyayı Anayasa Mahkemesine göndermeleri gerekirken dedik ya dönem 28 Şubat dönemi,birifingler talimatlar havalarda uçuşuyor. Ne Anayasa ne yasa ne hukuk ne adalet. O günlerde bu kavramlar hiç konuşulmazdı; adalet arayan manşetya da anlı şanlı köşe yazarlarıgöremezdiniz;gözler kör, kulaklar sağırdı. Ama bugün bakın birilerine cezalar kesiliyor diye ne ağlamalar, ne sızlanmalar. Bu ülkede adalet yokmuş, bu ülkede vicdanlı hakimler yokmuş haykırmaları. Zannetmeyin onların ağlamaları, üzüntüleri beni mutlu ediyor; aksine onlar için olmasam bile eşleri için,çocukları için, yakınları için üzülüyorum. Çok şükür vicdanımızı yitirmedik. Ama şu da bir gerçek ki “Rüzgar eken,fırtı-na biçer” .
Netice olarak bizi yargılayan üç hakimden ikisi beni ve 71 il başkanı arkadaşımızın ve Rahmetli Erbakan hocamızın evrakta sahtecilik suçu işlediğine kanaat getirdiler. Oysa karara muhalefet eden diğer hakim üye Nihat Varol o karara tam 111 sayfa muhalefet şerhi yazdı. O Muhalefet şerhinin 39. sayfası da benimle ilgili. O sayfada özetle şöyle diyor “Metin Yücel 7.6.1997 tarihinde genel merkezden aldığı bugünkü değerle 3.000 TL paranın tamamını İl yönetim kurulu kararıyla ilçelere dağıtmış.Kendisine gönderilen para ile ilgili olarak hiçbir harcaması ve harcama belgesi de yok. Dolayısıyla hangi evrakta sahtecilik yapmış? Ortada hiçbir harcama evrakı yok. Bu nedenle hakkında BERAAT kararı verilmesi gerekir..” İşte umudun tükenmediği yer. Çünkü bütün baskılara her şeye rağmen direnen ve vicdanının sesini dinleyen bir hakim.
Gerçekten de Partimiz kapatılıp, bütün malvarlığı hazineye devredilince, görevli Maliye memurları geldi, bizim kapatma işlemlerimizi o görevliler yaptı, defterlerimizi inceledi. Defterlere baktı defterlerde herhangi bir problem yok, herşey usulüne uygun. Ben bununla da yetinmedim; hakkımızda açılan işbu davaya sunulmak üzere Bilecik Asliye Hukuk Mahkemesine müracaat ederek maliyenin raporu olduğu halde Parti defterlerimin üzerinde Sayın mahkemenizin tayin edeceği tarafsız ve ehil bir bilirkişi vasıtasıyla usulüne uygun bilir kişi incelemesi yapılsın dedim.
Mahkemece Yeminli Mali Müşavir tayini yapıldı; tüm parti defterleri bilirkişiye teslim edildi. İnceleme sonunda verilen bilirkişi raporunda "Bütün defterler usulüne uygun tutulmuştur. Gelen paralar ve yapılan harcamalar usule uygun bir şekilde yapılmış ve defterlere işlenmiştir. Muhasebe işlemlerinde herhangi bir sıkıntı yoktur" demiştir. Bu raporu da ben bizi yargılayan ve ceza veren Mahkemeye göndermiş idim. Ama tüm bu raporlar ve savunmalar, kararını baştan veren Hakimlerimiz için hiçbir şey ifade etmedi.
Kararın daha da vahim olanı, tarafıma verilen bir yıl mahkumiyet kararı, kararı veren hakim üyeleri gibi benim de bir yargı elemanı olmam,avukatlık mesleğini icra ediyor olmam, toplumda belli bir sosyal statü sahibi olmam,geçmişte herhangi bir sabıkamın olmaması gibi hususlar nazara alınarak ne TCK.md.59 ve ne de 647 sayılı yasanın 4. ve 6. maddeleri lehime tatbik edilmemiş; katillere hırsızlara uygulanan indirim nedenleri ve lehe hükümler tarafıma nedense tatbik edilmemiştir. Ya şüpheli Vural Savaş’ın iddia ettiği gibi Sayın Mahkeme heyeti de bizi insan statüsünde görmüyor ve “habis ur,vampir ve yarasa” olarak kabul ediyordu ya da Bülent Ecevit’in ifade ettiği üzere kökümüzü kurutma davasıydı. Çünkü TCK.md.345’E göre aldığımız 1 yıllık mahkumiyet kararı paraya çevrilmediği ve ertelenmediği için ve yüz kızartıcı suçlardan kabul edilmesi nedeniyle mesleğim olan avukatlıktan atıldım; 5 ay bil fiil cezaevinde yattım ve toplumdaki ve çevremdeki statüm sarsıldığı gibi ilkokulda okuyan 2 çocuğuma da başıma gelenleri anlatamadım.
Dedik ya umut…Burada bir hakim hukuksuzluğa karşı direndi; Yargıtayda daha fazlasını buluruz. Elbet bu hukuksuzluk ve açıkça usul ve hukuka aykırı olan işbu karar bozulur, böyle bir karar onanmaz dedik. Heyhat…Maalesef orada beş üyenin tamamı işbu usul ve yasaya aykırı kararı oy birliği ile onadılar. Şimdi diyorum ki kimsenin yaptığı yanına kar kalmıyor; eden buluyor. Acaba yüz kızartıcı suçu işleyen ben miyim? Yoksa yüzleri kızaracak olanlar bu hükmün altında imzası olanlar mı? Hiçbir şey gizli,örtülü kalmıyor. Gerçekleri ömür boyu saklayabilmek mümkün olmuyor. Ve yine diyorum ki; adaleti ideolojik duygularla örselememek lazım. Bugün bana yarın sana olmaz…Adalet hepimize lazım.
12 Eylül 2010 tarihinde yapılan Anayasa değişikliği referandumu ile Yargı Kurumumuzda da köklü değişiklikler oldu. Bazı aksayan yönlerine rağmen Yargı Mensuplarımız çok daha özgür, özerk ve bağımsız bir statüye kavuşmuşlardı. Kısacası Yargıda kast sistemi yıkılmış, yargı üyelerinin tamamı beş kişilik bir kurulun elinden kurtulmuşlardı. Ve bunun etkileri çok kısa zamanda ülkemizdeki yargılamalarda da etkisini gösterdi. Artık hiçbir yargı mensubu paşaya, müsteşara dava açtı diye mesleğinden olmayacaktı. Hatta Başbakanın bir numaralı bürokratı dahi sorguya çağrılıyor; siyasi iktidar bunu ancak yasa değişikliği ile durdurabiliyordu. Böylesine özgüven ve cesaret…
Ben de dedim ki madem böyle bir yargımız var; benim de yukarıda anlattığım hukuksuzluklarla ilgili olarak bunlara neden olan yargı mensupları da hesap versinler. Bize ceza veren Ankara 9.Ağır Ceza Hakimleri’nden iki üyeyi ve bu kararı onayan Yargıtay üyelerini ve Refah Partisini kapatma davasının iddianamesinde bize “habis ur,vampir ve yarasa” diyerek hakaret eden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’ı görevlerini suistimal ettiklerinden dolayı Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusun- da bulundum. Ancak “şikayet konusu işlem yargı yetkisinin kullanılmasından kaynaklanan bir konuya ilişkin bulunduğundan” denilerek şikayetim konusunda işlem yapılmamasına karar verilmiştir. Oysa ben de tam onu diyorum, ortada kullanılan bir yargısal işlem var;ama kasıtlı, ağır kusurlu ve bu işlemden mağdur olan var. Bunun hesabını vermeyecekler mi? Hayır vermeyeceklermiş. Kanaatimce 28 Şubat yargısı, 12 Eylül Yargısı da kasten birilerini mağdur etmişlerse hesabını vermeliler. Bir hukuk devletinde hesabını vermeyecek hiçbir kimse ve kuruş olmamalıdır. Ve bu hesap verilmedikçe de bu dönemlerin hesabı kapandı denemez.
Her ne kadar benim şikayetimden bir netice çıkmamışsa da, Adalet Bakanlığımız 28 Şubat döneminde verilen idari ve adli yargı kararlarını mercek altına aldı; 28 Şubat sürecinde idari ve adli yargı kararlarıyla hak gaspına uğrayanların mağduriyetlerinin giderilmesi için çalışma başlattı. Bakanlık, askeri vesayetin gölgesi altında verilen binlerce kararı tek tek tarayacak. Özellikle Genelkurmay Başkanlığı’nın hâkim ve savcılara verdiği brifinglerin ardından alınan idari ve adli yargı kararları belirlenerek tasnif edilecek. ‘Yargılamanın yenilenmesi’ formülü öne çıkıyor.
Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, hakim ve savcıları, Genelkurmay Başkanlığı’nın 28 Şubat döneminde verdiği ‘brifinglere katılmamaları’ konusunda uyarmıştı. Kazan o dönemde yaptığı açıklamalarda, brifingleri, ‘yargı bağımsızlığı ve hâkim teminatı’ açısından ‘manidar bulduğunu’ da söylemişti. Yargı, 28 Şubat döneminde asker tarafından sıkboğaz edildi. Genelkurmay’ın brifingleri yargının itibarı ve bağımsızlığı için utançtır. Yargı üzerinden oynanan tezgâhlar, talimatlarla verilen kararlar ortada. 28 Şubat sürecindeki davalarda yeniden yargılama kaçınılmazdır. Eğer bunlar yapılmazsa yukarıda da belirttiğim üzere bir devrin kapandığından bahsedemeyiz.
Netice olarak ülkemizde yaşanan mağdurları mağduriyetleri sayarak bitiremeyiz. Ama artık bu mağduriyetler olmasın, yaşanmasın istiyorsak mağduriyetlere neden olanlara hesabın sorulması gerekir ki, ders alınsın. Kimse ben yaptım oldu diyemesin ve yine kimse yaptığım yanıma kar kaldı da demesin. Ancak burada dikkat edilecek bir önemli nokta daha var ki; hesap sorulurken dahi hukukun dışına çıkılmasın ve yeni mağduriyetlere de neden olunmasın. İntikam değil, adalet duyguları önde tutulsun. Böyle bir imkanı bana verdiğiniz için de size ve Gazetenize teşekkür ediyor, yayın hayatınızdaki başarılarınızın da devamını diliyorum.