Tâbi (Arapça, ṭabīˁī -tabiata uygun, doğal); birinin peşinden giden, ona uyan, boyun eğen, bağımlı, uyruk... Birine tâbi olmak ne kadar doğru? Tâbi olunacak kimse ve fikir ne olmalı? Tâbi olmak, değerli birine itibar etmekse eğer, doğru... Tâbi olmak için, yaş veya konum değil, liyâkat belirleyici olmalı... ‘Abi’ ya da ‘abla’ diye yaşça büyük olana körü körüne tâbi olmak doğru değil... Liyâkat ve tecrübe sahibi olan rehber birine tâbi olmak, sormayı ve sorgulamayı terk etmemek kaydıyla doğru... Tâbi olmak; hikmete, doğruya ve adâlete olmalı... Yaşça büyük olana değil, yaşça küçük de olsa doğruyu bilene ve hakkı söyleyene tâbi olunmalı... Tâbi olmak, bir ekip çalışması gibi düşünülmeli...
Tâbi olunacak kişi; bilgili, deneyimli, alanında uzman olmalı... Ahlâkî değerlere sahip dürüst biri olmalı... Bize ilham veren, bizi motive eden, bizde pozitif etki oluşturan, kişisel ve profesyonel gelişimimize destek sağlayan mentor, rehber olmalı... Tâbi olunacak fikir; kadim medeniyet değerlerimiz ve evrensel normlar olmalı... Her bir düşünceye balıklama atlanmamalı, eleştirel düşünceye açık olunmalı... Gelişime açık, yenilikçi, yapıcı düşünceler ve farklı bakış açılarını değerlendirebileceğimiz sorgulayıcı yaklaşımlar benimsemeli... Tâbi olunacak kişi ve fikir, kişisel hedeflerimizi ve hayat felsefemizi desteklemeli, bizi daha iyi bir insan olmaya teşvik etmeli... Pozitif ve yapıcı fikirler dikkate alınmalı... Kadim medeniyet değerlerimizi içselleştirmek ve bu değerlere uygun olan bireyleri ve fikirleri seçebilmek önemli... Kadim medeniyetimizde, ‘abi sözü dinlenir’ anlayışı, saygı göstermek maksatlı olduğunda güzel... Saygı, sorgusuz itaat hâline geldiğinde, bireyin düşünme özgürlüğünü yok eder... Gerçek saygı; doğruya, hakikate olmalı... Abiye, ağaya, zengine, güçlüye, zorbaya değil; doğru olana ve doğru söze tâbi olunmalı... Tâbi olunacak tek rehber, Hak buyruğu Kur’an-ı Kerim ve onu tebliğ eden Peygamberimiz... Tâbi olunacak fikir; geleneksel alışkanlıklar değil, Allah’ın vahyi... Kur’an ve sünnet, en doğru fikir ve hayat rehberi...
Aklımız-gönlümüz; tek sermayemiz ve en kıymetli hazinemiz… Aydın olabilmek, akılla, bilimle ve irfanla mümkün… Duygularımız ve aklımız birbiriyle örtüşmeli… Kararlarımızı aklımızdan ve gönlümüzden süzerek vermeliyiz… Gözlemle, deneyle, açıklanabilir düşünceyle, insanî duyguyla (duygusallık ile değil) ve referansla vereceğimiz kararları akıl-kalp terazisinde tartmalıyız… Kendimiz doğru olmadan, doğru da yapsak, yaptıklarımız yamuk ve abuk sabuk olacaktır… Dostumuz da akıllı olmalı… Dost akıllı olunca, dostumuzu sırtımızda taşısak dahi yük olmaz… Aklı olmayan, fikir fukarasıdır… Aklını kullanmayanın, aklını kiraya verenin âmiri olmaktansa akıllının memuru olmak evlâ… Sadece ne duyguya ne akla râm olmak gerek... Akıl-kalp terazisiyle iş görmek ve âkil olana tâbi olmak lâzım... Hayâl gücümüzün olması, zekâmızı kullandığımızın göstergesi… Bedenimizi, organlarımızı, beden dilimizi kullanabilmemiz, aklımızın ve kalbimizin doğru çalıştığının işareti... Kuş, kanatlarıyla, biz aklımızla ve kalbimizle uçabiliriz… Akıl olmadan kalp, kalp olmadan akıl âtıl… Akılla görebilip, kalple işitebilmek önemli... Elbette danışmak da gerek; akıl akıldan üstündür… Eğitimsiz öğretimsiz akıl, sürülmemiş tarla gibi… Hem tecrübe ve akıl hem kalp ve duygu olacak… Doğru olana, hakka, hakikate tâbi olunacak... Bu bizi insanı-ı kâmil yapan hâl... Meyvesi bol ağacın dallarının yere eğilmesi gibidir, akıllı olmanın izdüşümü… Akıl ve kalp zenginliğidir, ayakta durabilmenin sebebi… Düşünmeden, sormadan ve sorgulamadan birine ya da bir fikre tâbi olmak, çok kolay... Bu, bizi köleye dönüştüren durum... Önemli olan kendimiz olabilmek... “Uzaktan bakanlar, hesap yapar; kenardan bakanlar, yorum yapar; elini taşın altına koyan, katkı yapar; taşı sırtında taşıyanlar, işi yapar…” (Prof. Dr. Nevzat Tarhan)… Elimizi taşın altına koymak, yaşanılan bir zorunluluk ve durum karşısında ve zorlukların üstesinden gelmek için elimizden geleni, akıl-kalp terazisinde değerlendirip yapmamız mühim… Bu, dünyayı yerinden oynatmaya yarayan manivela… Aklımızı kullanabilmek… Kendi kendimizi idare edebildiğimiz nispette akıllı ve özgürüz… Akıllı olup her şeyin farkına varınca, büyük düşünüp küçük adımlarla işe koyulabiliriz… Budala olanın yaptığı ise, her konuda fikrini söylemesi ve küçük düşünüp, hatta hiç düşünmeye gerek duymadan büyük işler yapmaya çalışmasıdır… Akıl, muhakkak yaşta değil başta… Lâkin yaşlanmadan akıllanmayı da öğrenmemiz gerek… Hakk’ın buyruğu: “Kalpleri var ama onunla bir şey anlamıyorlar.” (el-A‘râf, 7); “Akletmek için onlarda kalp yok mu?” (el-Hac, 22); “Kalbi olanlar için bunda öğüt vardır.” (Kāf, 37)… Kalple akletmektir bu... Kalple akletmek, zekâyı merhametle, mantığı ise estetik ve ahlâkla terbiye etmek demek... Verinin bilgiye, bilginin ise hikmete (wisdom) dönüşme sürecidir bu...
Tâbi olmak, rabıta ve biat ile mümkün... Rabıta; hem bireysel bir yönelişi hem daha büyük bir sistemle, inançla, değerle kurulan bağlantı… Rabıta, müridin şeyhiyle manevî bir bağ kurması; biat, bir lidere veya rehbere bağlılık yemini etmesi… Biat, bir kişinin bir başkasına, genellikle bir lider veya otorite figürüne, itaat etme ve onun emirlerine uyma taahhüdünde bulunması… Peygamberimiz döneminde sahabeler, ona bağlılıklarını biat ederek göstermişler… Rabıta ve biat; şirke kapı aralamaya varan bir davranışa dönüşmemeli… Gerçek tasavvuf ehlince yapıldığı gibi, mürşide (yol gösterene) olan sevgi ve bağlılığı pekiştiren noktada kalmalı… İlim-irfan-izan-idrak-ahlâk-edep-terbiye gereği, hadlerin ve hakların bilinmesi ve uygulanması, çok daha önemli… Bu minvâl üzere tâbi olmak anlamlı... Tâbi olmanın (rabıtanın ve biatın) nasıl olması gerektiğini dillendiren, bize rehber olması gereken sözler: “Sana (peygambere) biat edenler, gerçekte Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.” (Fetih Suresi, 10. ayet)… “Kim bir imama (lidere) biat eder, elini tutar ve kalbiyle ona bağlanırsa ona itaat etsin.” (Hadis-i Şerif)… “Mürşid olmadan yola çıkan, rehbersiz çölde yürüyen gibidir. Mürşide biat etmek, nefsi dizginlemek ve Allah’a giden yolda güvenli yürümek içindir.” (İmam Gazâlî)… “Bizim yolumuz sohbet ve hizmet üzerinedir. Mürşide biat eden, Allah’ın izniyle kendi nefsine karşı zafer kazanır.” (Şah-ı Nakşibend)… “Biat, müridin sadakatini gösterir. Biatsiz yolculuk, dağınık bir niyetle yapılan seferdir.” (Sülemi)… “Rabıta, mürşid-i kâmilin ruhaniyetine yönelmektir. Bu yöneliş, müride feyz akışını kolaylaştırır. Bu vesileyle mürid, nefsin hilelerinden korunur.” (İmam-ı Rabbânî)… “Mürşidini, kalbinde diri tutan bir salik, Allah ile bağını daha sıkı kurar. Rabıta, vesile kapısıdır.” (Abdülkadir Geylânî)… “Dostlarla birlikte olmak, seni Allah’a götürür. Onları gözünün önüne getirmen bile kalbini temizler.” (Mevlânâ Celâleddin Rûmî)… “Gayemiz şahıs değil, şahısta tecelli eden dava...” (Necip Fazıl Kısakürek) olmalı! Ancak Allah’a kul olunur, birilerine değil... Hz. Ömer, halife iken, “Benim yanlış yaptığımı görürseniz ne yaparsınız?” diye sorunca, sahabeden biri kılıcını çekmiş ve “Seni kılıcımızla düzeltiriz, ey Ömer!” demiş... Tek bir lidere göbekten bağlanmak, Mahmud Esat Coşan’ın ifadesiyle ‘sapından tutulunca her yere taşınabilen bir üzüm salkımı’ gibi olmak demek... Dış güçlerin (emperyalistlerin) sadece o sapı (lideri) ele geçirmesi, bütün kitlenin kontrol edilmesine sebep... Asıl olan, her bireyin bir lider ve irade sahibi olmasıdır... Hakkıyla fikreden, zikreden ve şükreden, feraset (derin seziş) sahibi olmasıdır... Bir organizasyonun büyüklüğüne veya popülerliğine değil; o organizasyonun sonuçlarına, kimin ekmeğine yağ sürdüğüne bakmak lâzım... Şahsa değil, Hakk’a tâbi olmak lâzım...
Tâbi olmak; sadece şahıslara veya gruplara teslim olmak ise, asla doğru değil… Haklara ve normlara ve onu yürüten ehil ve yetkin otoriteye tâbi olmak, doğru... Tâbi olmak, kişiyi hak yolundan saptırmamalı… Körü körüne bir kimseye veya bir şeye itaat edilmemeli... Bir bireye ve bir düşünceye meşru bir bağlılık olmalı… Doğruya ve Hakk'a ulaşmak için herhangi bir aracıya ihtiyaç yok... Yaradan, bize şah damarımızdan daha yakın... Tâbi olmak, Hakk’a olmalı, aracıya değil… Mesele, yol almada, yürümek ya da bir vasıtayla gitmek arasında bir tercih yapmaktan öteye gitmemeli… Mühim olan kalbî bağ, muhabbet ve terbiye-edep… Tâbi olan kişinin, mürşidini dokunulmaz bilmesi veya ondan direkt olarak yardım dilemesi; kesinlikle yanlış, şirk ve küfür… Bağlılık, bir tefekkür ve konsantrasyon (yoğunlaşma) şekli olmalı sadece… Ölümü düşünmek, ahireti düşünmek gibi… Hakk’ın huzurunda, her birimiz kendimizden ve yaptıklarımızdan sorumluyuz…
Tek kılavuz, tek önder, Hz peygamber… Öğretmene (hocaya), anaya, babaya, lidere tâbi olunması, bir ölçü gerektirir… Kula kul olunmaz… Körü körüne bağlılık, en büyük onmaz maraz… Selam, sevgi ve saygılarımla. https://bit.ly/muzafferceven