TOPRAK VE TOHUM

NECATİ TAYYAR TAŞ

Toprak ve Tohum ilişkisini terennüm eden pek çok özel kalemler ve güzel kelamlar vardır. Fakat üstad Necip Fazıl Kısakürek’in bu husustaki temasına erbabı hayrandır: Tohum saç bitmezse toprak utansın / Hedefe varmayan mızrak utansın / Hey gidi küheylan koşmana bak sen / Çatlarsan doğuran kısrak utansın / Eski çınar şimdi Noel ağacı / Dallarda iğreti yaprak utansın / Ustada kalırsa bu öksüz yapı / Onu sürdürmeyen çırak utansın / Ölümden ilerde, varış dediğin / Geride ne varsa bırak utansın / Ey bin bir tanede solmayan tek renk / Bayraklaşmıyorsan bayrak utansın! Tohum ekilecek ve sonra ulu Allah’a tevekkül edilecektir. Bu doğrunun yanlışı yok. Ama her tohum her toprakta olmaz ve her toprakta her tohumu kabul etmez...

Osmanlının ilk tohumu Ertuğrul Gazi, Oğuz Han’ın Bozoklar kolunun, Gün Han neslinin Kayı boyundandır. Kayı, “sağlam, kuvvetli, kudretli ve mert” anlamlarına gelmektedir. Kaynaklar, Kayı boyunun “en asil boy” olduğunu kaydederler. Bu tohum, özündeki aşk, sevda, hasret ve vuslat gereği, toprağını aramak için, sekizinci yüz yılda başlayan ve üç yüz yıl süren benzeri görülmemiş çilekeş bir göçle, Orhun bölgesinden Seyhun nehri kenarlarına ve sonra Maveraünnehir üzerinden İran ve Anadolu’ya ulaşmış, 1220 de Ahlat’dan ayrılarak Erzurum, Erzincan ve Sivas hattıyla Haleb’e ve sonra elips bir geri dönüşle Erzincan’a ve tekrar Sivas hattıyla Ankara-Karacadağ’da muvakkat çadır kurmuştur. Karacadağ, Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat tarafından bağışlandığı halde, gizli bir el, pek çok esrarı sinesinde taşıyan bu muazzez tohumu Söğüt’e yönlendirir...

Boy Beyi Ertuğrul Gazi ile yedi bin km. yol kat eden, dört bin çadırlı, elli bin insandan, Söğüt’e yetişen dört yüz çadır ve dört bin insan... Sene: 1230. Kaderin mukadder bir takdiri ve cilvesi olarak, toprağını arayan tohum ve tohumunu bekleyen toprak Söğüt’ de kucaklaşır... Tohum büyüye dursun... İleride kurulacak devlet-i ebet müddetin topraklarında iki devlet vardır... Biri, ömrünü doldurmuş, elindeki bayrağı kendisinden daha emin birisine devretmenin saadetini yaşayan ve yaşadığı zamana damgasını vuran Selçuklu devleti, diğeri ise, yakın bir tarihte çürümüşlüğünün, kokuşmuşluğunun ve köhnemişliğinin tokadını yiyerek, tacını, tahtını ve başkentini o tohumdan fışkıran başaklara teslim etmeye mecbur ve mahkum olacak Bizans....

Evet, fıtratın bir ihsanı ve ikramı gereği, asil ve cins insanların düşünceleri, emelleri, amelleri, göçleri, çileleri ve devletleri hep büyük olmuştur. Dünyada bu hitaplara muhatap tek devlet, Osmanlıdır. Osmanlı, kendi büyüklüğünü, Allah’ın kudretinin tezahürü olarak görmüş ve bu sorumluluğun idrakine de hep müdrik olmuştur. Bu tezahür, eşyalara verilen isimlerde de apaçık görülmektedir. Hümâ, gökte yaşayan, yere inmeyen ama yerdekilere yukarılardan, yani Mevlâ’nın katından rahmet ve himmet atan efsanevî bir kuştur. Hümâyûn da kutlu, uğurlu, mübârek ve semâvî demektir. Osmanlı, bu inanıştan hareketle, devletin işlerinin istişare edildiği dîvâna, Dîvân-ı Hümâyûn... Topkapı Sarayı’nın ana kapısına, Bâb-ı Hümâyûn... Donanmasına, Donanma-yı Hümâyûn... Ordusuna, Ordu-yu Hümâyûn... Padişahın mührüne, Mühr-ü Hümâyûn... Padişahın yazısına, Hatt-ı Hümâyûn diyor... Ve ne güzel diyor... Denilenler, diyenlere ne güzel de yakışıyor... Toprak, tohuma muvâfık ve mutâbık... Tohum, toprağa mümâsil ve müşâbih... Onları hayırla yâd ediyoruz, ruhları şâd, mekânları, makamları, makarları cennet olsun... Fâtihalarımız onlara olsun...

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.