Halil Türker ÇOBAN
İçişleri Bakanlığının Valiler Kararnamesiyle merkeze atanan Vali Halil İbrahim Akpınar'a Bilecik Valiliği tarafından veda töreni düzenlendi.
Bilecik Belediyesi Kültür ve Kongre Merkezi'nde, 20 Şubat Perşembe günü düzenlenen veda programına Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Bilecik Milletvekili Bahattin Şeker, Vali Yardımcıları Metin Çınar, Belediye Başkanı Selim Yağcı, İl Müdürleri, Şube Müdürleri, Siyasi Parti temsilcileri ve vatandaşlar katıldı.
Program, Bilecik Valiliği Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü tarafından Vali Akpınar'ın göreve başladığı günden itibaren yaptığı hizmetleri anlatan yaklaşık 30 dk'lık slayt gösterisi ile başladı.
Slayt gösterisinin ardından MHP Bilecik Milletvekili Bahattin Şeker, Bilecik Belediye Başkanı Selim Yağcı ve Vali Yardımcısı Metin Çınar birer konuşma yaptılar. Daha sonra 2 Haziran 2010'da Bilecik'te görevine başlayan ve İçişleri Bakanlığının Valiler Kararnamesiyle merkeze atanan Vali Halil İbrahim Akpınar kürsüde yerini aldı. Vali Akpınar'ın duygulandığı görülürken, konuşmasına devam edemeyeceğini belirtti. Akpınar'ın konuşma metnini, programın sunuculuğunu yapan Sosyal Etüt ve Proje Müdürü Gönül Günaydın Çabukoğlu tamamladı.
Vali Halil İbrahim Akpınar Bilecik'e veda konuşmasında şu ifadelere yer verdi;
"2 Haziran 2010 günü başlamış olduğum Bilecik Valiliği görevimden birkaç gün sonra ayrılacağım. Bu vesileyle bir araya geldik. Sözlerime başlarken hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.
Müsaadenizle biraz eskilere gideceğim; Kahramanmaraş’ın Türkoğlu İlçesinde, Devlet Demiryollarında çalışan bir babanın oğlu olarak, kalabalık bir ailede dünyaya geldim. 13-14 yaşından itibaren çalışmaya başladım. Tatil günlerinde pamuk tarlasında çapa yapma, pamuk toplama, şeker pancarı hasadı gibi işlerde çalıştım. En çok zorlandığım iş patos ve saman işleriydi. Fakat fazla itiraz etmeden hangi iş varsa ona koştum. Lise yıllarından itibaren inşaatlarda da çalışmaya başladım. Helalinden olmak kaydıyla sürekli çalıştım.
1980 yılında liseyi bitirdim, ama üniversite sınavını kazanamayınca yurt dışında bir inşaat şirketinde çalışmaya başladım.
Neler yapmadım ki; Beton işçiliği, kademe-tamirhane işçiliği, taşocağında konkasör operatörlüğü, harita mühendisinin yanında yardımcılık yaptım. Binlerce torba çimento geçmiştir sırtımdan. Ellerimin nasır bağladığı,parmaklarımın taşların arasında ezildiği de oldu. Aradaki kısa molalarda kum yığınlarının üzerinde uyumayı da bilirim ben. Onun için inşaatları gezerken bir köşede uyuyan gariban bir işçiye rastladığımda, aslında kendi geçmişimi görürüm, rahatsız etmeden oradan uzaklaşırım.
Muhtemelen o günlerin hatırasıdır; zengin sofralarını pek sevmem, şantiyedeki işçilerin çayı, bir dilim ekmekle birkaç domates bana daha cazip gelir.Daha sonra aynı şirketin personel servisinde çalıştım. Çok iyi yetişmiş olmasına rağmen düşüncesi nedeniyle işten atılan bir mühendisin teşvikiyle ben de işi bırakıp Türkiye’ye döndüm. Hemen bir dershaneye kayıt yaptırıp 6 aylık sıkı bir çalışma sonucu Siyasal Bilgiler Fakültesini kazandım. Benim, hem de liseyi bitirdikten 4 yıl sonra, Mülkiye’yi kazanmama vesile olan dershaneye ve hocalarıma ömür boyu müteşekkirim. Mülkiyeyi bitirdikten sonra aslında banka müfettişi olmayı düşünüyordum. Ama rahmetli babam ısrarla kaymakam olmamı istedi. Nasip de o yöndeymiş, kaymakam adayı olarak Diyarbakır’da göreve başladım.
Biz mülki idare amirleri, bu mesleğe başlarken Türkiye’nin her yerinde, devletimiz nereyi uygun gördüyse orada çalışmayı peşinen kabul ettik. Görev yaptığımız her yere, sanki ilelebet kalacakmışız gibi sahiplendik. O yeri herşeyin merkezi olarak görüp hizmet vermeye çalıştık. Ben de bu minval üzere sırasıyla Konya - Altınekin, Şanlıurfa - Hilvan, Adıyaman - Besni Kaymakamlığı yaptım. 28 Şubat döneminin kızgın günlerinde buradan Ağrı Vali Yardımcılığına gönderildim. Orada da bir müddet İran sınırında, Gürbulak Sınır Kapısında görev yaptım. Sonra Antalya – Kaş Kaymakamlığı ve akabinde Ankara – Kazan Kaymakamlığı görevlerinde bulundum. 2005 yılının son günlerinde çıkan kararname ile Ağrı Valisi olarak atandım. Ağrı’nın fakir ama mağrur halkına gece gündüz demeden hizmet etmeye çalıştım. Şehrin okul, yurt, yol, su ve resmi bina eksiğini kapatabilmek için tüm gücümüzle mücadele edip epeyce yol aldık. Fakirliğin en dip noktasındaki insanlarda gördüğüm sabır, tevekkül ve sükûnete hayran kaldım. İçine koyacak hiçbir gıda maddesi kalmadığı için buzdolabının fişini çeken, ama yine de şükrü elden bırakmayan aileleri gördüm.
Ağrı bana gözyaşının faziletini tekrar tekrar hatırlattı. Buradan Ağrı dağının, Ahmedi Hani Hazretlerinin diyarındaki kıymetli dostlara selam olsun. Valilikteki ikinci durağım Bolu oldu. Güzel ormanları ve gölleriyle ünlü bu şehirde de iki yıl görev yaptım.Yaklaşık 4 yıldır bu güzel beldenizde sizlere hizmet etmenin şerefini yaşıyorum. Ben bu şehirde severek çalıştım. Ertuğrul Gazinin, Osman Gazinin, Orhan Gazinin at koşturduğu yerlerde dolaşmak, Şeyh Edebalinin ve Dursun Fakının manevi ikliminde nefes almak elbette güzeldi.
Bilecik ülkemizin nüfus ve yüzölçümü açısından küçük ama önemli ve gelişen bir ili. 200 civarında fabrika, yıllık 1.2 milyar$ tutarında ihracatı, mermeri, toprağı, taşı ile değer ifade eden bir şehirdir. Bu küçük ilde son 4 yılda 30’dan fazla fabrika kuruldu veya inşa halinde. OSB’lerden merkezde pek yer kalmadı, sadece Bozüyük ve Pazaryerinde tahsise hazır sanayi parseli var. İl merkezinde 3. OSB kuruluş dilekçesini bakanlığa verdik. Özel İdare, Belediye, Sanayi ve Ticaret Odası ortaklığında kurulacak. Eğitim ve sağlık alanında yapılacak yatırımlarla problemler tamamen çözülecek.
Bu şehir ülkemizin en güvenli şehirlerinden biridir. Hızlı trenin faaliyete geçmesiyle Bilecik farklı bir imkâna kavuşacaktır. Ormanları, baraj ve göletleri, mesire alanlarıyla da güzel bir şehirdir burası. En önemlisi; sakin, huzurlu, en ufak bir hizmet karşılığında bile çok değerliteşekkürleriyle çalışanları güzel yönde etkileyen güzel insanların şehridir burası. Eğer bir hizmet yapmaya muvaffak olduysam, bunu tüm vali yardımcısı ve kaymakam meslektaşlarımla, mesai arkadaşlarımla, değerli milletvekillerimizle, belediye başkanlarımızla, il özel idare çalışanlarımızla yaptım. Tüm bu arkadaşlarıma, kardeşlerime teşekkür ediyorum.
Biz bu görevlere hükümetlerin takdiri ile gelip aynı yöntemle gidiyoruz. 8 yılı aşkın süredir üç farklı şehirde bu şerefli görevi ifa ettim. Beni bu göreve layık gördükleri için başta Sayın Başbakanımız olmak üzere Bakanlar Kurulu üyelerine teşekkür ediyorum. Tüm mülki idare amirliği hayatımda olduğu gibi Valilik dönemimde de hukuka ve vicdani kanaatime göre çalıştım. Adaletten şaşmadığımı düşünüyorum. Hiçbir güçlünün hatırına zayıfın hakkını yedirmedim. Kararlarımda olabildiğince şeffaf ve demokrat davrandım.
Allah şahittir maiyetimde çalışan en alt kademedeki memurların, işçilerin, köylünün hatırını nefsimden yüksekte tuttum. Hizmetlerinin, işlerinin kolayca görülmesi için gayret gösterdim. Buna mukabil parasının ya da makamının büyüklüğünden hareketle, haksız talepte bulunan zatı namuhteremlere hiç de mütevazı davranmadım, hak ettikleri cevabı verdim. Bu anlamda kendimi devletin valisi olmaktan ziyade halkın valisi olarak gördüm. Doğru bildiği yoldan gram şaşmayan benim gibi birine 8 yıl Valilik yaptırdıkları için Hükümetimize tekrar teşekkür borcum var.
Tayinimin niye şimdi çıktığı meselesine gelince, tam bilmiyorum ama Kararname 10 Şubat tarihli olsaydı, o gün doğum günümdü, 11 Şubat memleketim Maraş’ın Fransız işgalinden kurtuluş günü, Dolayısıyla 12 Şubat Maraş’ın kurtuluş bayramı, 14 Şubat sevgililer günü… Peki, 13 Şubat neyin nesidir? Zamanlama gerçekten manidar, insan bir tuhaf oluyor…
Her neyse… Ben bu güzel şehirden ayrılırken büyük bir gönül huzuru ile gidiyorum. Eğer varsa hakkım herkese helal olsun. Sizlerden de helallik diliyorum. Tüm milli eğitim camiasına teşekkür etmekle birlikte, kızımın okuduğu Anadolu Öğretmen Lisesinin idareci ve öğretmenlerine özel şükran borcum var. Oğlumun okuduğu Sevgi Çiçeği İlkokulunun kendilerinden emin, her daimgüler yüzlü ve sevgi dolu idareci ve öğretmenlerine de teşekkür ediyorum. Ayrıca evlendiğimiz günden itibaren benimle diyar diyar dolaşan sevgili eşime, bebekliklerinden itibaren göçmen kuşlara dönen ve aralarında huzur bulduğum çocuklarıma teşekkür ediyorum.
Müsaadenizle biraz da genel konulara değineceğim. Yaklaşık 25 yıldır, bütün Mülki İdare Amirleri, yurt dışına eğitime gönderilir. Ben de bu kapsamda 1990 yılında İngiltere’ye gittim. Bournemouth şehrinde 1 yıl eğitim gördüm. Şimdi burada şahit olduğumuz bir olayı size özetleyeceğim: 1990 yılı Kasım ayında Muhafazakâr Partinin büyük kongresi Bournemouth’ta yapıldı. Margaret Thatcher’ın namı diğer Demir Leydi’nin en güçlü olduğu zamanlardı.
Kongre günü, akşam yemeğinden sonra hatırladığım kadarıyla Çevre Bakanı kendi aracıyla kalacağı otele gitmek istiyor. Bir taksiciden kendisine otele kadar mihmandarlık yapmasını istiyor. Taksici, “şu kadar pound verirsen olur” diyor. Bakan, otele vardıklarında vereceğini söylüyor. Taksici, ancak peşin verirse götürebileceğini söylüyor. Bakan, “ben kendim de bulabilirim o zaman” diyor. Taksici,”sen zaten bu halinle araç kullanamazsın, çünkü sarhoşsun” diyor. Bakan “sana ne” deyip yola devam ediyor.
Taksici, polisi arayıp alkollü sürücü ihbarı yapıyor. Lütfen düşünün ve kıyaslayın. Resmi araç yok, koruma yok, koruma aracı yok ama olayın bundan sonrası daha da ilginç…
Bir trafik ekibi ihbar edilen aracı hemen bulup durduruyor. Alkol kontrolü yapıldığında durum tespit ediliyor. Polis şahsa alkollü araç kullandığı gerekçesiyle gözaltına alındığını bildirip karakola gideceklerini söylüyor. Bakan bu aşamada kendisini tanıtıp gözaltına alamayacaklarını söylüyor. Polislerin cevabı: “Biz seni bakan olarak değil, alkollü araç kullanan tehlikeli bir sürücü olduğun için gözaltına alıyoruz.” oluyor. Sabah kalktığımızda televizyonlardaki 1 numaralı haber, Bakanın alkollü araç kullandığı için o gece 5 saat gözaltında kaldığı idi. 1 saat geçmeden Bakanın görevinden istifa ettiği haberi geçmeye başladı. Biz bu olayın her aşamasına çok şaşırdık. Ama okula gittiğimizde İngilizlerin bunu gayet doğal karşıladıklarını hayretle gördük.
Bir hoca, “burada Kraliçe hariç herkes trafik kurallarına uymak zorunda, uymayan cezasına katlanır. Kraliçe de yasal olarak dokunulamasa da sosyal baskı nedeniyle herkesten daha fazla kurallara bağlı yaşar.” dedi. İnsan gerçekten hayret ediyor. Takip eden günlerde ilin emniyet müdürü, bize kendi konularıyla ilgili bilgi vermek için geldi. Ben bu olayla ilgili olarak o ekipteki polislerin ya da kendisinin başına bir iş gelip gelmeyeceğini sordum.
Kendinden gayet emin şekilde “Hiçbir şey olmaz” dedi ve devam etti, “Bu olay olduğu için Bakan istifa etmek zorunda kaldı, eğer bize bir şey yapılırsa Hükümet gider” dedi. Gazetelerin hafta sonlarında verdiği bulmacalarda var ya, “2 resim arasındaki 8 farkı bulunuz” gibi.
Tam böyle bir soru: 2 ülke arasındaki farkları bulunuz.
Cevabı ben söyleyeyim. Bu sayılara dökülemez. Aradaki fark, demokrasi ve hukuk devleti farkıdır. 1. Sınıf demokrasi kültürüne sahip ülkelerde herkes eşittir. Eşit hak ve sorumluluklara sahiptir. Bu olayı kimseyi yermek ya da eleştirmek, güncel olaylarla bağlantı kurmak için anlatmadım. Bizim de ülke ve millet olarak 1. Sınıf demokrasiyi hak ettiğimizi düşünüyorum. Sürekli içinde boğuşmak zorunda kaldığımız, bir kısmını gereksiz yere kendimizin ürettiği dertlerimizden kurtuluşun tek yolu demokrasidir.
Evrensel hukuk kurallarını sağlayan, demokratik hak ve özgürlükleri garanti altına alan, hiçbir vatandaşımızın etnik kökeni, dini inancı, mezhebi, tarikatı, düşüncesi, kılık kıyafeti vb. nedenlerle horlanmadığı, ayrımcılığa tabi tutulmadığı, düşman sayılmadığı ya da yüceltilmediği hukuki düzenlemelerle huzur bulabiliriz. Ülkemizi özgür ve huzurlu insanların yaşadığı, milyarların gıpta ile baktığı özgürlükler ülkesine dönüştürebiliriz. Bu ülke hepimize yetecek kadar büyüktür. Ve bu ülke hepimizi mutlu edecek kadar güzeldir. Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Sağlıcakla kalın. Yüce Allah doğruların yardımcısı olsun."
Program Vali Halil İbrahim Akpınar'a çeşitli hediyelerin sunulmasıyla sona erdi.