TÜRKİYE NATO’DA DAHA ETKİN OLMAK İÇİN NELER YAPMALIDIR?

TÜRKİYE NATO’DA DAHA ETKİN OLMAK İÇİN NELER YAPMALIDIR?

Elif GÜNAL / Köşe Yazısı

Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Kanada ile Batılı Avrupalı ülkelerin dahil olduğu NATO’ya katılmakla, Atatürk’ün “muasır medeniyet seviyesi” olarak işaret ettiği Batı dünyasının bir parçası olmasıyla Batı ittifakının haklar ve sorumlulukları açısından eşit oldu. Böylece Türk Silahlı Kuvvetleri’nin imkanları da güçlendirilerek müttefik ülkelerle de uyumlu olma konusunda mekanizmalarını geliştirmesi ve geliştirmeye devam etmesine bağlı olarak NATO’da nitelikli katkılar yapan ülkeler arasında yer aldığı görülmektedir.

Devletler uluslararası egemenliklerini korumak için güvenliklerini artırmak zorundadırlar ve güvenliklerine dair politikalar geliştirmeleri gerekmektedir. Sovyet tehdidine karşı alınan en önemli önlemlerden birisi olan NATO, askeri ittifak amaçlı kurulmuş olsa da zamanla değişim ve dönüşüm geçirmiştir. Askeri ittifak amacıyla kurulan NATO daha büyük siyasi bir kanat hâline geldi. NATO’ya üye olan ülkelerin eşit üyelik ve söz hakları olduğu için siyasi, askeri ve iktisadi baskı olmadan NATO kararı reddedebiliyordu. NATO’nun bir üyesi olan Türkiye’de veto hakkını sıkça kullanıyor ve ittifak arasında krizlere yol açıyordu. Peki, Türkiye’nin NATO içerisinde daha etkin olması için de reddetmek dışında ne yapmalı, eksikler ve yaşanan problemlere nasıl çözüm bulmalı sorusuna cevap bulmaktır.

Türkiye’nin NATO üyeliği olduğu sürece savunmasını tamamen güçlendirerek NATO’nun imkanlarından faydalanmalı ve teknoloji transferlerinin sır olmadan Türkiye’ye verilmesi gerekmektedir. Savunma sanayisinde kendi teknolojisini üreterek gelişmeli ve milli savunma teknolojisini engelleyici unsurlar varsa ortadan kaldırılması gerekmektedir. Mustafa Kibaroğlu’nun belirttiği caydırıcı unsurların başında Türkiye’de yer alan NATO üsleriydi: “Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin sahip olduğu on binlerce nükleer silahın varlığından kaynaklanan tehdide karşı en güçlü caydırıcı unsurun, bir kısmı Türkiye’de Balıkesir, Eskişehir, Ankara, İzmir ve Malatya gibi şehirlerimizdeki askeri üslerde konuşlandırılmış savaş uçakları tarafından hedeflerine gönderilebilecek olan ABD’ye ait nükleer silahlar ve buna bağlı olarak oluşturulan “nükleer şemsiye” kapsamına girdi.”

Türkiye’nin NATO’ya karşı sorumluluklarını getirmesine rağmen ittifakın Türkiye’nin güvenliği söz konusu olduğu her konuda sorumluluklarını yerine getirmediği, terörle mücadele konusunda yanında yeterince yer almamaları, terör örgütlerine destek veren Suriye ve Irak gibi ülkelere karşı caydırıcı politikalar uygulamaması tartışma konusu olagelmiştir. Bu açıdan Türkiye’nin NATO üyeliğinin terörle mücadelesinde yarattığı zaafların nereden kaynaklandığı, uluslararası arenada yaşanan radikal değişikliklerin teröre nasıl destek veren ülkelere karşı caydırıcı kapasitenin nasıl etkili olduğu, Batılı müttefiklerinin Türkiye’nin rolünü farklı dönemlerde neden farklı değerlendirdikleri, ikili ilişkileri nasıl etkilediği ve geleceğe yönelik ne gibi fırsatlar ve sorunlarla karşılaşılmasının muhtemel olduğu ve Türkiye’nin nasıl etkin güç olması gerektiğine dair konularda değerlendirmeler yapılacaktır.

  1. Türkiye’nin Terörizm Sorununa NATO’nun Tavrı

Türkiye’nin en önemli milli güvenlik sorunu daima Suriye, Irak ve İran tarafından terör örgütü PKK’ya verilen geniş kapsamlı destek olmasıydı. NATO stratejilerinin Türkiye’nin kuvvet konuşlandırmasına ilişkin planlarından kaynaklı nedenlerle Türkiye’nin terörle mücadele çabaları yetersiz kaldı. Kibaroğlu’nun çalışmasında bu çabanın yetersiz oluşuna değindiği görülmektedir: “NATO’nun çoğu Batı Avrupalı üyelerinin nazarında petrol zenginini Körfez bölgesini kapsayan bazı sınırlamalar dışında, Orta Doğu Sovyet saldırılarına karşı savunma sorumluluklarının dışında görülüyordu ve “alan dışı bölge” olarak değerlendiriliyordu.” Sovyetler Birliği, Orta Doğulu müttefikleri olan Suriye ve Irak yanında yer alır ve Türkiye çatışmaya girerse NATO’nun “5. Madde” taahhüdünü yerine getirmek zorunda kalacağı için süper güçler arasında nükleer bir savaşa yol açması NATO üyelerini endişelendirmekte ve çatışmaya yol açacak hareketlerden uzak durması öneriliyordu. Türkiye’nin kuzeydoğu sınırında Sovyetler Birliği’nden ve kuzeybatı sınırında Bulgaristan’dan algılanan tehdide büyük ölçüde bağlı olan güç konuşlandırması Türkiye’nin NATO üyeliğinin bölgeden uzak durma politikasını da pekiştirmekteydi. Türkiye’nin askeri gücü Bulgaristan’ın Trakya bölgesinden eşzamanlı bir saldırı olması ihtimaliyle doğu vilayetlerine yönelik Sovyet saldırısını önlemeye yönelik olarak teşkil etti. Bu yüzden de Türkiye, Suriye, Irak ve İran’a sınır olan güney ve güneydoğu da konuşlandırılacak askeri kuvvet yapılandırılmadı. Etkili caydırıcılığın etkili kuralı olan askeri gücün siyasi kararları desteklemedeki rolü göz önüne alınırsa Türkiye’nin milli çıkarlarına zarar veren politikalarını sürdürmekten caydırma yeteneği, güney ve güneydoğuda konuşlandırılmış askeri kapasiteyi sınırlı kılarak yetersiz bırakmaktadır. Türkiye’nin NATO ilişkilerinin bu şekilde gelişmesi Atatürk’ün askeri strateji, siyaset ve diplomasi konularındaki görüşlerine ters olduğu için bunu kabul etmeyeceği Mustafa Kibaroğlu tarafından da vurgulanmaktadır. Türkiye, Suriye’yi teröre destek vermekten caydıracak tüm kuvvetleri sınırlara yığınak yapması ve NATO ülkelerine sorumluluklarının Washington Antlaşması’nın hükümlerinin gerektirdiği şekilde yerine getirmesi konusunda ısrarcı bir tutum sergilemesi gerekmekteydi. Örneğin, 2 Ağustos 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi üzerine ABD, Irak lideri Saddam Hüseyin üzerindeki baskıyı artırmak için Türkiye’den Irak sınırına asker yoğunluğunu artırmasını istedi.

Kuzey ve güneyindeki bölgelerde Rusya’nın kapsamlı askeri güç yığınağı ve burayı aktif şekilde kullanmasına tanık olan Türkiye’nin Rusya ile siyasi ilişkilerini iyi düzeyde tutmaya çalışsa da Rus askeri uçağının Türk jetleri tarafından düşürülmesi sonrasında yaşanan büyük krizin tekrarlanmamasına dair net bir şey söylenmesi imkansızdır. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ve Suriye’de bazı bölgesel örgütlerin “oldubitti” girişimlerini engellemek için kapsamlı operasyonlar içindeyken Türkiye ile Rusya’nın arasında tekrar gerginlik ortaya çıkması ve müttefiklerle bu ülke arasındaki ilişkilere göre çatışma ortamının gün yüzüne çıkma ihtimalini sürekli olarak titizlikle takip etmesi de gerekmektedir.

Soğuk savaşın bitmesinden sonra ortaya çıkan çok kutupluluk çerçevesinde Orta Doğu bölgesi enerji rezervleri açısından zengin olması ve İsrail’in güvenliği nedenleriyle küresel sorun hâline geldi. Orta Doğu’da terör yapılanmalarının artması sonucunda Türkiye’nin güvenlik sorunu da giderek önemini artırmaktadır. Bu bağlamda Türkiye, NATO’nun dönüşüm sürecinin bir konusu ve aracı olmak yerine, sahibi ve aktörü olmaya çalışması gerekmektedir. Türkiye’nin NATO’da daha etkin olması için de öncelikle savunma sanayinde kendine yeterli hâle gelmeli ve silah ihracatı yapan ülkelerin arasına girmesi gerekmektedir. Aynı zamanda kendi çıkarları doğrultusunda Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve Avrasya ülkeleriyle de ilişkilerini geliştirmelidir. NATO’nun bu iş birliğine engel olması durumunda NATO’da üyelik konusu sorgulanırken bu iki dengenin de bozulmaması gerekmektedir. Türkiye, kendi çıkarlarını gözeterek jeopolitik ve jeostratejik dengeyi korumalıdır.

Şubat 1952’de başlayan Türkiye’nin NATO üyeliğinden günümüze kadar Türkiye Batı İttifakı için önemli katkılar yapmasına rağmen 70 yılı aşkın sürede Türkiye – NATO arasında krizler yaşanarak güven sorunu ortaya çıkmıştır. Bu sorunlar, 1964’te İnönü Hükümeti’ne “Johnson Mektubu” gönderilmesi, 1974’te Kıbrıs Barış Harekatı sonrasın 1975-1978 yıllarında ABD’nin Türkiye’ye silah ambargosu uygulaması, Fransa ve Belçika gibi diğer müttefik devletlerin de Türkiye’nin “Füze Kalkanı” projesine karşı çıktığı yönünde asılsız suçlamalar yapması, 15 Temmuz 2016’da FETÖ darbe girişimi sırasında müttefiklerin Ankara ile dayanışma içerisinde olmamaları, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri alması nedeniyle F-35 savaş uçağı projesinin kurucu ortağı olmasına rağmen projeden dışlanarak ABD Senatosu’nun CAATSA yaptırımlarına tabi tutulması, ABD’nin PKK’nın Suriye kolu YPG/PYD’ye 40 bin tır dolusu silah ve mühimmat sevkiyatı yapması gibi nedenlerle ciddi sorunlar yaşanması güvensizlik yaşattı. Bu sorunların yaşanması Türk kamuoyunda ciddi rahatsızlıklara neden olduğu için NATO’dan ayrılması gerektiğine dair sesler yükseldi. Türkiye’nin NATO’dan ayrılması durumunda Türkiye’nin Ege’de ve Doğu Akdeniz’de Güney Rum Yönetimi ile ciddi sorunlar yaşayacağı ve güvenlik sorunlarının da daha da artacağı öngörülmektedir.

Türkiye’nin önemli oranda ulusal güvenlik ve savunma harcamalarına önem vermesi gerektiği açıkça ortadadır. NATO’da üyeliğinin devam etmesiyle savunma yükünün ve maliyetinin bölüşülmesi açısından faydalı olduğu gerçektir. NATO ülkelerinin ekonomik ve askeri imkanlarına bakıldığında Türkiye’nin kısıtlı imkanlarına rağmen İttifak içinde yaptıkları NATO ülkeleri tarafından daha fazla karşılık görülmesi gerekmektedir.

Türkiye’nin NATO’da daha aktif rol oynayabilmesi için müttefik ülkelerin hedefleri doğrultusunda daha hızlı bir gelişim göstermesi gerekmektedir. Savunmada güçlendirilmiş caydırıcılık, dayanıklılığın artırılması, teknolojik üstünlüğünün olması, eğitim ve kapasiteyi geliştirmenin hızlandırılması, iklim değişikliğiyle mücadele etmek ve uyum sağlaması, Yeni Stratejik Konsept ’in geliştirilmesi ve İttifak’a yatırım yapılmasıyla NATO’da güçlü ve etkili bir ülke olma konumuna getirilmesini sağlayacaktır.

Türkiye’nin jeopolitik konumunun etkisiyle NATO zirvelerinde sıklıkla vurgulanan “yeni güvenlik” başlığı altındaki konular olan düzensiz göçten, iklim değişikliklerine kadar birçok tehdide yakındır. Bu bağlamda müttefiklerine de İttifak’ın öncelikli güvenlik konularının neler olduğunu hatırlatmasında ve karar alma mekanizmalarında bu hassasiyetlerini ortaya koyması gerektiğini Kibaroğlu tarafından vurgulanmaktadır.

  1. Politika Önerileri

NATO’nun aldığı kararlar gerekçesiyle Türkiye ve diğer müttefik ülkeler karşılıklı fedakârlıklar yapmaktadır. Türkiye’nin IFOR, SFOR,KFOR’dan Afganistan’daki ISAF’a, Güneydoğu Avrupa Tugayı’ndan Irak’taki Eğitim Misyonuna, Karadeniz, Ege, Akdeniz ve Afrika Boynuzundaki deniz ortak gücünden Baltık bölgesindeki havadan keşif operasyonlarına kadar pek çok güvenlik sorunu karşısında “yükün paylaşımı” ilkesine bağlı kalarak üzerine düşeni yaptıkları müttefikler tarafından daha çok karşılık görmeli ve gerekenler hususlar yapılmalıdır. NATO ile bağlantılı şekilde çalışmalar yapan medya kuruluşları, araştırma kurum ve kuruluşları, akademik kurumlar, uzmanlar ve ortaya koydukları eserlerin çoğalmasını teşvik edici fonların artması elzemdir. Türkiye- NATO ilişkilerinin daha şeffaf ve önemli olayların gelişimi hakkında daha bilimsel yayınlar ortaya konulmalı.

2009 yılında yaşanan krizlerden olan NATO’nun genel sekreteri Hollandalı Genel Sekreter’in yerine atanacak isimler arasında eski Danimarka Başbakanı Rasmussen’in adı söylendiğinde Türkiye’nin tepki vermesiydi. 2005 yılında Rasmussen’in İslamiyet’in kutsal kabul edilen sembollerinin ifade özgürlüğü bağlamında özgürce karikatürize edebileceğini savunması Türkiye’de ve İslam ülkelerinde karikatür krizinin yaşanmasına neden olmuştu. Rasmussen’in ifade özgürlüğü olarak savunduğu PKK yanlısı Roj TV’nin yayınlarının durdurulmasına karşı gelmesi de Türkiye’nin Rasmussen’in adaylığına itiraz etmesine neden olan diğer unsurdu. Türkiye’nin bu itirazını geri çekmesi için ABD ve diğer müttefiklerin de devreye girmesiyle itirazını şartlı olarak geri çekti. Üst düzey bir Türk diplomatının NATO Genel Sekreteri’nin yardımcılarından birisi olarak atanması şartını sunarak NATO’da etkin olmaya çalıştığı görülmektedir. Bu örnekte olduğu gibi Türkiye’nin NATO’da daha aktif olması için personellerinin sayısının arttırılması gerektiği söylenebilir.

Terörle mücadele konusunda müttefik ülkelerin desteğini alacak biçimde bir kamu diplomasisi stratejisi benimsenmeli ve uluslararası ortamlarda ulusal imajın korunması, sürdürülmesi ve tüm ülkeler arasında güvenilir görünmesi sağlanmalıdır. Kamu diplomasisi kilit bir role sahip olması açısından stratejik faaliyetleri belirli düzeyde istenilen algıyı da oluşturabilir. Örneğin, ABD ve İngiltere’nin de aralarında bulunduğu Batılı ülkelerin haberlerin uluslararası akışı incelendiğinde Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üyelik için başvurduğu 13 Mayıs 2022 ile 29 Haziran 2022 tarihleri arasında Türkiye ile mutabakat metni imzalanmış olmasına rağmen Türkiye’nin bu üyelik süresine terör konusunu nasıl gündeme getirdiği basında yer aldı. The Guardian gazetesinde Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üyeliğine olan itirazı ABD’nin F16 savaş uçağı vaadiyle kaldırdığı belirtilmekte ve Türkiye’nin 2023 yılında yapılacak seçimlerle de bağlantı kurmaktadır.

Türkiye’nin terörle mücadelesi kamu diplomasi faaliyetlerinin stratejik bir çerçevede uzun dönemli bir planlama ile gerçekleşmesi, sistematik bir şekilde kamu diplomasisini güçlü söylemler üzerine kurmalıdır. Terörle mücadeleye yönelik kamu diplomasisi yaklaşımı stratejik çerçevede derinleştirerek geliştirmesi gerekmektedir. ABD- Türkiye ilişkilerinin yıllar içerisinde inişli çıkışlı olması nedeniyle açık ya da örtülü ABD tarafından çeşitli ambargolara maruz kaldığı bilinmektedir. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 Hava Savunma Sistemi’ni alması, “ABD’nin Düşmanların Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasası (CAAT- SA)” kapsamında Türkiye’ye yönelik kısıtlama ve yaptırımların yapılmasına neden oldu. Dolayısıyla Türkiye’nin savunma sanayiinde kritik teknoloji, sistem, alt sistem, bileşen ve malzemelerde yerli ve milli çözümler üretmesi ve daha da gelişerek tüm dünyada söz sahibi konuma gelmesi mecburidir. Türkiye’nin ambargo, kısıtlama ve tehditlere maruz kalmayacak bir noktaya gelmesi için nasıl stratejiler yapması gerektiğine yol izlenmesi gerekmektedir.

Kaynak:Haber Kaynağı

Bu haber toplam 51 defa okunmuştur

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.