• BIST 106.239
  • Altın 161,217
  • Dolar 3,8713
  • Euro 4,5671
  • Bilecik 11 °C

KADI’NIN HUTBESİ

MUSTAFA BÜYÜKGÜNER

İki haftadır devam eden ve önce Kayılar’ın Söğüt’e nasıl geldiklerini, daha sonra da Bilecik ve civarındaki fetihlerini anlattığımız yazılarımıza ara vermeden önce dünyanın 13. yüzyıldan çıkıp yeni bir asra girmeye hazırlandığı bir dönemde, dikkatlerimizi yeniden tohuma ve tohumun filizlenmek ve kök salmak üzere düştüğü toprağa çevirelim.

Ertuğrul Gazi’nin vefatı ile aşiretinin başına bey seçilen Osman Gazi, dönemin Bizanslı tarihçilerinin dikkatini çekmeyi başarmıştı. Bunu şu bakımdan bilmemizde fayda var; Selçuklu uç beyliği sistemi içerisinde Osman Gazi’nin maddede küçük aşireti, doğrudan doğruya Konya’ya dahi bağlı değildi. Kayılar merkezi Kastamonu’da bulunan Candaroğlu’na bağlı, sınırda bir garnizondu. Selçuklu’ya bağlı olan Candaroğlu idi. Bunu ifade etmemizin sebebi şuradan kaynaklanıyor, Bizans devleti için sınır güvenliği meselesi sadece Söğüt’te Kayılar ile çözülecek bir mesele değildi. Bizans’ın bütün doğu sınırında Candaroğlu Beyliği’nin Kayılar gibi garnizonlar ile benzer bir çatışma halinde olması Selçuklu Devleti’nin sınır politikası idi.

Bu yüzden Osmanlı Beyliği kurulduktan sonra bilinen Türk tarihi kaynaklarının ve tarihçilerinin Osmanlılar’dan bahsetmesi, Osman Gazi’den birkaç nesil sonraya ve rivayetlere dayanmaktayken, Bizans saray tarihçileri Osman Gazi’nin hayatta olduğu dönemde bu gücü fark etmişler ve kroniklerinde bahsetmişlerdir.

Ertuğrul Bey’in sonucunda Söğüt’ü kılıç hakkı ile aldığı, Selçuklu seferine Söğüt ve çevresi ile birlikte İnönü ve Sultanönü denilen şimdiki Eskişehir’in bulunduğu bölge de fethedilmişti. Ancak Selçuklular’ın kendi iç işlerine döndüğü sonraki tarihlerde Sultanönü’nde bulunan Karacahisar kalesi yeniden Bizans tarafından ele geçirilmiştir. Karacahisar, şimdiki Eskişehir şehir merkezinin, yaklaşık 12 kilometre uzağında bir yükselti üzerinde kurulu, kalesi olan bir şehir idi. Dönemin önemli geçiş güzergâhı üzerinde bulunmaktaydı. Bu sebeple bölgenin ticaret merkezlerinden biriydi.

Karacahisar’ın da yeniden Bizans eline geçmesi ile Kayılar; Eskişehir, Bilecik, Bursa, Bolu ve İnhisar yönlerinin tamamından Rum Tekfurları’nın arasında kalmışlardı. Osman Bey, bunu fırsata çevirdi. Bahar aylarında gözüne kestirdiği küçük kalelere seferler düzenliyor, hem bu kalelerin gücünü zayıflatıyor hem de gaminet elde ediyordu. Geleneksel Türk-İslam gaza geleneğine göre savaşta elde edilen ganimetin beşte biri devlete ait sayıldığından, Osman Bey elde ettiği ganimetin beşte birini Konya’da bulunan Selçuklu Sarayına göndermeyi adet edinmişti.

Kayılar, kışları Söğüt’te yazları da Domaniç dağlarında geçirdikleri için, en büyük tehlike İnegöl ve Karacahisar Tekfurluklarıydı. Nitekim İnegöl Tekfurluğu ile birkaç kez küçük çapta çatışmalar yaşanmış ve bu çatışmalarda Osman Bey’in Saru Yatu (Savcı Bey) ismindeki ağabeyi ve onun oğlu Bay Koca (Bay Hoca) da şehit düşmüştü. Osman Bey, İnegöl’e yakın Kulacahisar’ı fethederek Söğüt-Domaniç arasındaki göç güzergahını nispeten güvenceye almayı başardı. Sonrasında yönünü Karacahisar’a çevirdi. Karacahisar; Kulacahisar’dan büyük, İnegöl’den küçük bir kaleydi. Kaynaklara göre Karacahisar’ın muhasarasına Selçuklu Sultanı da asker gücü ve silah bakımından destekte bulunmuştur. Muhasara devam ederken Selçuklu askerleri başka bir bölgeye sevk edilince Osman Bey fethi sağlamıştır.

Karacahisar Osman Bey’den önce iki kez Selçuklu Devletinin bizzat seferleri ile bir kez de Ertuğrul Bey zamanında fethedilmiş ancak her seferinde Rumlar tarafından kale geri alınmıştır. Stratejik bir noktada olması bakımından Karacahisar’ın fethi Osmanlılar bakımından çok önemliydi. Kalenin fethi ile birlikte dört bir yandan düşmanlar ile çevrili olan Kayılar Eskişehir üzerinden yeniden Selçuklu ile birleşmiş ve bu fetihten sonra bölgede Osman Bey’in itibarı daha çok artmıştır. Doğudan batıya doğru Türk aşiretlerinin göçü devam ettiğinden taze gelen birlikler de Osman Bey’in emrine verilmiştir.

Fetihten sonra, ganimetin beşte biri yine Konya’ya gönderilmiştir. Bu kez, öncekilerden farklı olarak başkentten dönen heyet yanlarında Selçuklu Sultanı’nın selamlarıyla birlikte hediyelerini de getirmişlerdir. En eski Osmanlı Kaynağı olan Aşıkpaşazade tarihinde bundan sonrası şöyle anlatılmaktadır:

“Osman Gazi, Karacahisar’ı fethettikten sonra esir ettiği tekfuru ganimetlerle birlikte kardeşinin oğlu Ak Temür’le Sultan Alaeddin’e gönderdi. Sultan bundan çok memnun kaldı. Osman Gazi’ye Sancak esbabı ile atlar, silahlar, davul ve kös hediye etti.” Gelen bu hediyeler, dönemin geleneklerine göre, Konya Sultanı’nın Osman Gazi’yi tanıdığını yani uçtaki gücünü kabul ettiğini ve onu desteklediğini göstermektedir. Belki de bu tarihten sonra Kayılar, Candaroğulları’na değil doğrudan Konya’ya bağlanmıştır.

Karacahisar, sosyal hayatın tüm yönleri ile yaşandığı bir şehirdi. Bölge ticaretinin devam ettirildiği büyük bir pazara sahipti. Şehir yönetiminin Kayılar’a geçmesi ile birlikte, pazar esnafı pazar harçlarını ödemek için müracaat edince, bu yönde bir karar almak ihtiyacı duyuldu. Osman Bey, dönemin ulemasına da danışarak pazar harcının ne şekilde alınacağına dair fetva verdi. Sosyal hayatın bu kadar canlı olduğu Karacahisar’da, daha önce belki de aşiret içerisinde çözülen halk arasındaki bir takım anlaşmazlıkların çözümü için kurumsallaşma ihtiyacı duyulunca yine dönemin ulemasından bir kişi Karacahisar’a kadı tayin edildi. Osmanlı’nın ilk dönemlerindeki kadılık makamı bugün anladığımız manada sadece mahkeme hakimliği makamını temsil etmemekte, kadı, hem şehirdeki vatandaşlar arasındaki ihtilafları çözerken, yani hüküm kurarken, hem de şehri bey adına yönetmektedir. Bu bakımdan kadı hakim ve kaymakamın yetkilerini tek elden yöneten kişidir, bu bakımdan kimin atanacağı çok önemlidir.

Karacahisar’ın fethi aynı zamanda Selçuklu Devleti’nin de iyice güçten düşmeye ve bölgesel güçlerin daha etkin bir şekilde hareket etmeye başladıkları bir döneme denk gelmekte idi. Bölgede çoğalan Müslüman ahali Cuma namazı kılınması gerektiğini söyleyince, Cuma hutbesinin kimin adına okunacağı tartışmaları başladı. Dönemin Türk-İslam devlet geleneklerinde Cuma hutbesi devletin reisi adına okunmakta idi. Bu bakımdan adına hutbe okunması aynı zamanda beyin bağımsızlığına da bir işaret anlamına gelmekteydi. Hutbenin Osman Bey adına okutulup okutulmayacağı tartışmalarını yine Aşıkpaşazade’den dinleyelim:

“Cuma namazı için Selçuklu sultanından izin almak gerekir sözlerine Osman Gazi; ‘Ben kimsenin taht-ı hükümetinde değilim. Kendi başıma sultanım. Bu diyarı kendi kılıcımla aldım. Kimsenin hizmetkârı olmadım, ne efendim var ne sultanım! (...) Soyca ondan eksik değilim, Gök Alp’i bilmeyen bilmez, bilen Selçuk’a nisbep kılmaz’ diyerek kendi hükmü ile Cuma hutbesinin adına okunması talimatını verdi.”

İşte Karacahisar’da, Kayı Alplerinin kılıçları ile fethedilen, bu önemli şehirde, Osman Bey tarafından tayin edilen şehrin kadısı, Osman Bey adına Cuma hutbesini okuduğunda, toprağa düşen ve yeni girilen asrın “Türk Asrı” olmasını sağlayan tohum, kök salmak üzere çatlamaya başlamıştı.

O hutbeyi okuyan ise, eğitimini Konya medreselerinde tamamlayan, savaş ve seferlere katılan, daha sonra Şeyh Edebali hazretlerine intisap eden, şeyhin damadı olup, aynı zamanda Osman Bey ile de bacanak olan Dursun Fakıh Hazretleri idi.

 

Bu yazı toplam 367 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Bilecik Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 228 212 40 29 Faks : 0 228 212 40 29