Prof. Dr.  BURAK ÖZTÜRK

Prof. Dr. BURAK ÖZTÜRK

Roma Coğrafyasında Endüstriyel Teknik Hikâyeler Hristiyan’ınkini Kullan

Roma Coğrafyasında Endüstriyel Teknik Hikâyeler Hristiyan’ınkini Kullan

İskenderiye’nin dışındaki sanayi bölgesi sabahları yavaş yavaş uyanırdı. Önce uzaktan ezan sesi gelirdi, sonra kamyonların egzozları, forkliftlerin geri vites ikazları, yarı açık kepenklerin demire sürtünen sesi duyulurdu. Deniz çok uzakta değildi ama fabrikanın içinde deniz kokusu değil, yağ, metal, döküm kumu ve çay kokusu vardı.

Nadir Bey’in fabrikası bu bölgedeki eski ama inatçı işletmelerden biriydi. Yaklaşık altmış kişi çalışırdı. Döküm yapılır, kalıplar hazırlanır, parçalar işlenir, bazen küçük bir hatanın peşinden bütün gün gidilirdi. Fabrika büyük değildi ama içeride büyük şeyler olmaya çalışırdı.

Nadir Bey her sabah evinden çıkmadan önce bir cüz Kur’an okurdu. Bunu gösteriş için yapmazdı. İşçiler de bilirdi ama kimse onunla bunu konuşmazdı. Kalbi hastaydı. Bazen konuşurken eli göğsüne gider, parmaklarıyla göğüs boşluğuna hafifçe vururdu. Sanki kalbine “durma, biraz daha dayan” der gibiydi.

O sabah fabrikada tuhaf bir sevinç vardı. Üç aydır işler açılmıştı. Kerim’in geliştirdiği yeni kalıp düzeniyle on kalıpta ciddi iyileşme sağlanmıştı. Üretim hızlanmış, hatalı ürünler azalmış, geciken siparişler toparlanmaya başlamıştı. Herkes Nadir Bey’in geleceğini biliyordu. Böyle günlerde eli boş gelmezdi.

Gerçekten de elinde büyük bir poşetle içeri girdi. İçinde bisküviler vardı. Her gelişinde yol üzerindeki küçük dükkâna uğrar, çalışanlara çayın yanına bir şeyler alırdı.

“Alın çocuklar,” dedi. “Bugün çaylar benden, bisküviler benden.”

Sonra yüzü biraz sertleşti.

“Çalışan adamın hakkı başımın üstündedir. Ama benden çalmayın. Zamanımdan çalmayın. İşimden çalmayın. Çalışmayacak olan da bana küsmesin, kapı orada.”

Bunu sert söylerdi ama kötü niyetle söylemezdi. İşini gerçekten yapan adamı severdi. İşçisinin hastalığıyla, çocuğuyla, düğünüyle ilgilenirdi. Ama kaytarmayı, oyalanmayı, başkasının emeğinin üzerine yatmayı hiç sevmezdi.

Kerim çizim odasının kapısında duruyordu. Yirmi bir yaşındaydı. Yeni evliydi. Yüzünde uykusuzluk, içinde bitmeyen bir telaş vardı. Fabrikaya ilk geldiğinde herkes onu fazla genç bulmuştu. Hatta bazıları çocuk gibi görmüştü.

Üç ay önceki o iş görüşmesi hâlâ aklındaydı.

Nadir Bey’in odasında oturmuştu. Karşısında fabrika müdürü Rauf, yanında ustabaşı Sami vardı. Kerim daha ilk dakikalarda istediği maaşı söyleyince odanın havası değişmişti. Normal bir çalışanın üç katı, ustabaşlarının iki katından fazlasını istemişti.

Rauf hemen itiraz etmişti.

“Bu çocuk benim maaşımdan fazla istiyor,” demişti. “Böyle şey olmaz.”

Kerim’in yüzü kızarmıştı ama sesini bozmadı. Para düşkünü değildi. Bunu kendisi de biliyordu. Sadece yeni evlenmişti. Düğün borcu vardı. Ev kurmak, eşine mahcup olmamak, ailesine yük olmamak istiyordu. Ama asıl mesele para da değildi. Kendisini kanıtlamak istiyordu. Genç olduğu için ciddiye alınmadığı her bakışı içine atmıştı.

Nadir Bey ona uzun uzun baktı.

“Bu parayı neden hak ediyorsun?” diye sordu.

Kerim derin bir nefes aldı.

“Bana üç gün verin,” dedi. “Para istemiyorum. Eğer tek seferde daha kaliteli ürün verecek bir kalıp düzeni kuramazsam çalışmadan giderim. Ama başarırsam üretimi bana bırakacaksınız. Maaşım da söylediğim gibi olacak.”

Rauf başını iki yana sallamıştı. Sami Usta ise hiçbir şey söylememişti. Sadece Kerim’in gözlerine bakmıştı. Orada korkudan çok hırs görmüştü.

Nadir Bey elini göğsüne götürdü. Kalbi yine hafifçe teklemiş gibiydi. Birkaç saniye sustu.

“Üç gün,” dedi. “Ama bana laf değil, iş göstereceksin.”

Kerim o üç gün fabrikada yaşadı. Mina Hanım ona çay taşıdı. Ali isimli çırak, bardakları tazeledi, masanın üzerindeki talaşları temizledi, çizim odasına girip çıktı. Kerim sabaha kadar kalıpların ölçülerine, döküm akışına, işleme paylarına, yüzey geçişlerine baktı.

İlk gün kimse ona inanmadı. İkinci gün Sami Usta yanına geldi. Üçüncü gün beraber ölçü alıyorlardı.

Sorun tek bir kalıpta değildi. Sistem yorgundu. Eski tasarımlar üzerine eklemeler yapılmış, sonra o eklemelerin üzerine başka düzeltmeler bindirilmişti. Hata artık çizimde değil, alışkanlıkta saklanıyordu.

Üçüncü günün sonunda ilk parça çıktığında atölyede kısa bir sessizlik oldu. Parça daha temizdi. İşleme süresi azalmıştı. Kenar geçişleri daha düzgün, fire riski daha düşüktü.

O günden sonra üç ay geçti.

Kerim on kalıpta çalıştı. Bazılarında üretim neredeyse iki kat hızlandı. Genel hata oranı ciddi biçimde düştü. Fabrika sadece para kazanmaya başlamadı; yeniden umutlanmaya başladı.

Bu başarı duyulunca Kerim’e teklifler gelmeye başladı. Savunma sanayi alanında çalışan bir firma onu çağırdı. Robotik sistemler geliştiren büyük bir teknoloji şirketi görüşmek istedi. Sac metal ve kaynak otomasyonu yapan başka bir işletme, “gel, kendi ekibini kur” dedi.

Kerim hepsini düşündü ama gitmedi.

Çünkü yüksek lisans yapmak istiyordu. Bir gün akademisyen olacağını hissediyordu. Sadece kitaplardan öğrenen biri olmak istemiyordu. Tezgâhın başında hata görmüş, döküm kokusunu içine çekmiş, ustayla tartışmış, çırakla gece çayı içmiş biri olarak öğrencilerinin karşısına çıkmak istiyordu.

Kendi kendine şöyle diyordu:

“Bir gün bu programları öğrencilere öğreteceğim. Sadece komutlarını değil, nerede hata yaptırdığını, hangi ölçüde yanılttığını, üretimde neye dönüştüğünü de anlatmam lazım.”

Bu yüzden kalmıştı. Fabrika onun için sadece iş yeri değildi. Bir okuldu. Bazen sert, bazen kirli, bazen yorucu ama gerçek bir okul.

O gün Nadir Bey rakamları dinlediğinde yüzü güldü.

“Bugün yemek benden,” dedi. “Mina Hanım, patates kızartması yap. Yumurta da haşlayın. Çay bol olsun.”

Nadir Bey yumurtayı çok severdi. İşçiler bunu bilirdi. Kendi aralarında ona şakayla “Yumurtacı Nadir” derlerdi ama yüzüne söylemeye cesaret edemezlerdi.

Tam herkes rahatlamışken dökümhaneden Bekir geldi. Elinde on kadar bozuk parça vardı. Parçaları masaya bıraktı.

“İşte yeni sisteminiz,” dedi. “Hızlandık dediniz, kalite gitti.”

Hava bir anda ağırlaştı.

Bekir eski ustalardandı. İyi günleri de olmuştu ama son yıllarda yorulmuş, biraz da işi ağırdan almaya alışmıştı. Kerim’in gelişi onun düzenini bozmuştu. Eskiden bir işin yavaş gitmesine kimse çok soru sormazdı. Şimdi ölçülüyor, izleniyor, karşılaştırılıyordu.

Rauf hemen parçaların başına geldi. Göz ucuyla Kerim’e baktı. Sanki beklediği açık sonunda ortaya çıkmış gibiydi.

Kerim parçaları tek tek inceledi. Acele etmedi. Önce yüzeylere baktı, sonra yolluk izlerine, sonra geometrinin kenar dönüşlerine. Bir parçayı ters çevirdi.

“Bu yeni kalıptan çıkmamış,” dedi.

Bekir sertçe baktı.

“Nereden biliyorsun?”

Kerim parçanın kenarını gösterdi.

“Bu eski modelin izi. Revizyondan önceki geometri var burada. Ayrıca bazılarına işlem bile vurulmamış. Bunlar bizim üç ayda yaptığımız kalıplardan değil.”

Sami Usta parçayı aldı, gözünü kıstı.

“Doğru,” dedi. “Bunlar eski döküm.”

Nadir Bey o sırada içeri girmişti. Her şeyi baştan duymamıştı ama ortamı anlamıştı. Bekir’e baktı, sonra Kerim’e. Eli yine göğsüne gitti. Bu defa birkaç kez vurdu. Herkes sustu.

Bütün fabrikayı topladı.

“Ben hata yapan adama kızmam,” dedi. “İş yaparken hata olur. Dökümde olur, çizimde olur, tezgahta olur. Ama yalanla iş bozan adamı sevmem. Çalışanın önünü kesen adamı hiç sevmem.”

Sonra Kerim’i gösterdi.

“Davul da tokmak da bu genç adamda. Ben buna güveniyorum. Ne istiyorsa alınacak. Ne diyorsa yapılacak. Bu fabrikada üretimi büyüten kimse, ben onun arkasındayım.”

Kerim’in içi bir an ısındı. Nadir Bey’in bu sözü onun için para kadar, hatta paradan daha kıymetliydi. Çünkü genç yaşta en çok ihtiyaç duyduğu şey sadece maaş değil, güvenilmekti.

Yemekhaneye geçildi. Patates kızartması, haşlanmış yumurta, sıcak çay ve bisküviler masaya kondu. Mina Hanım tabakları dağıttı. Ali çayları tazeledi. Sami Usta yemeğin arasında Kerim’e dönüp gülümsedi.

“Sen ateş gibi adamsın,” dedi. “Ama ateş bazen kendini de yakar. Dikkat et.”

Kerim başını salladı.

Akşam mesaisi başlamadan önce çizim odasına geçtiler. Yeni tasarımlar açıldı. Ekrandaki model yavaş yavaş dönüyordu. Dışarıda tezgâhlar çalışıyor, içeride çay bardakları ince ince ses çıkarıyordu.

Kerim o an uzun zamandır içinde taşıdığı meseleyi açmaya karar verdi.

“Nadir Bey,” dedi. “Bir şey konuşmamız lazım.”

Nadir Bey sandalyeye yaslandı.

“Söyle.”

Kerim bilgisayar ekranını çevirdi. Kullandıkları yazılımları tek tek gösterdi. Kalıp tasarım programını, analiz programını, makine tasarım yazılımını açtı.

“Biz bu programlarla üretim yapıyoruz,” dedi. “Bu programları insanlar geliştirdi. Avrupa’da, Amerika’da, İsrail’de, Almanya’da. Medikalde kullanılıyor, havacılıkta kullanılıyor, büyük makine firmaları kullanıyor. Biz de bunlarla para kazanıyoruz.”

Nadir Bey başını salladı.

“Evet, iyi programlar.”

Kerim durdu.

“Ama çoğu lisanssız.”

Odanın havası değişti. Ali çay tepsisiyle kapıda kalakaldı. Mina Hanım uzaktan içeri baktı, sonra sessizce geri döndü.

Nadir Bey önce hiçbir şey söylemedi.

“Ne kadar?” diye sordu.

Kerim yaklaşık rakamları anlattı. Lisanslar, bakım ücretleri, modüller, eğitim paketleri... Rakam büyüdükçe Nadir Bey’in eli göğsüne gitti. Hafifçe vurdu. Sonra bir daha vurdu. Kalbi mi sıkışmıştı, paranın ağırlığı mı basmıştı, belli değildi.

“Bu kadar para programa mı verilir?” dedi.

Kerim bu tepkiye kızmadı. Çünkü Nadir Bey kötü biri değildi. O güne kadar yazılımı böyle düşünmemişti. Makineyi görürdü, kalıbı görürdü, çeliği görürdü, işçinin terini görürdü. Ama yazılım emeği görünmezdi. Ekranda açılan şey sanki zaten oradaymış gibi dururdu.

Kerim yavaş konuştu.

“Verilir. Çünkü biz onunla kazanıyoruz. Bu sadece kanun meselesi değil. Kul hakkı meselesi.”

Nadir Bey’in bakışı sertleşmedi, daha çok yoruldu. Çünkü bu söz onda bir yere dokunmuştu.

Kerim devam etti.

“Siz işçinizin hakkını düşünürsünüz. Çalışanın emeğini korursunuz. Bir adam zamanınızı çalınca kızarsınız. Haklısınız. Ama burada da yılların emeği var. O programları yazan mühendisler var. Hristiyanı var, Yahudisi var, inanmayanı var. Ama emek emektir.”

Nadir Bey çay bardağına baktı. Bir süre sustu.

“Müslüman ülkeler neden yapmıyor bunları?” diye sordu.

Kerim acı acı gülümsedi.

“İşte asıl mesele o. Mısır yapmıyor, Türkiye yapmıyor, Fas yapmıyor, Tunus yapmıyor, Arabistan yapmıyor. Biz kullanıyoruz ama üretmiyoruz. Üretmediğimiz gibi, üretenin hakkını da çoğu zaman vermiyoruz.”

Nadir Bey’in yüzünde utanma ile savunma arasında gidip gelen bir ifade belirdi. O an ne kötüydü ne de tamamen haklı. Sadece birçok patron gibi, görünmeyen emeği geç fark etmişti.

Sonra istemsizce, sanki yıllardır duyduğu yarım yamalak bir mantığa tutunur gibi konuştu.

“Yahudi’ye hakkımız geçmesin,” dedi. “Kullanacaksan Hristiyan’ınkini kullan.”

Bunu söyler söylemez odada garip bir sessizlik oldu. Cümle havada asılı kaldı. Nadir Bey de söylediği sözün ağırlığını fark etmiş gibiydi. Hemen devam edemedi.

Kerim kırılmadı ama içi burkuldu.

Çünkü Nadir Bey’i seviyordu. Onun bu fabrikaya emeğini biliyordu. Hastalıklı kalbiyle her sabah işe gelişini, işçiye bisküvi alışını, borcu olan çalışana el uzatışını, kaytaran adama ise haksızlık yapıyorsun diye çıkışını görmüştü. Bu yüzden onu kötü bir adam gibi düşünemedi.

Sadece şunu düşündü:

“Demek ki insan bazen iyi niyetli olsa da bazı hakları göremiyor. Çünkü o hak ekranın içinde saklı.”

Kerim o gece kararını verdi. Gitmeyecekti. En azından hemen gitmeyecekti.

Bir gün akademisyen olacaktı. Öğrencilerine bu programları öğretecekti. Sadece hangi menüden hangi komut açılır, hangi analiz nasıl yapılır diye değil; bir yazılımın arkasında nasıl bir emek, nasıl bir mühendislik, nasıl bir ahlak olduğunu da anlatacaktı. Bunun için önce kendisinin bu sahayı tanıması gerekiyordu. Hataları görmesi, çelişkileri yaşaması, iyi insanların bile nerede eksik kaldığını anlaması gerekiyordu.

Ekrandaki kalıp modeli dönmeye devam etti. Çizgiler düzgündü. Ölçüler yerindeydi. Parça üretilebilirdi.

Ama Kerim o gece başka bir şey öğrendi.

Sanayi sadece çelikle, kalıpla, tezgâhla kurulmazdı. Sanayi biraz da vicdanla kurulurdu. Ve vicdan, bazen en iyi insanların bile geç öğrendiği bir yazılım gibiydi; kurulması zaman alır, güncellenmesi ise daha çok cesaret isterdi.

Bu yazı toplam 171 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Prof. Dr. BURAK ÖZTÜRK Arşivi
SON YAZILAR