İDDİA ETMELİ!
“Allah indinde tek din İslam’dır”
(Âli İmran; 19)
Bir fikri, inanışı tanımanın en pratik ve emin yolu; KENDİSİNİ NASIL TAKDİM ETTİĞİ VE RAKİPLERİNİ NASIL GÖRDÜĞÜdür... Fikir haysiyeti de bunu gerektirir. Söylediklerinin doğruluğunu yanlışlığını araştırma, ilmî ve hissî derinleşme, ondan sonra...
●“Din” olarak ortaya çıkan her inanış; İNSANÜSTÜ BİR KUDRETTEN GELDİĞİNİ iddia etmeli. Aksi halde, kapasite ve kabiliyeti mahdut bir varlığın icadı olduğunu peşinen kabul etmiş olur. Eksik varlığın eksik icadı... Bu öyle bir müteârife ki, hiç bir dine inanmayan bile, bunu teyit eder.
●Kendisini “din” diye takdim eden; TEK DOĞRU VE KURTARICININ KENDİSİ OLDUĞUNU, diğerlerinin bâtıl ve yalancı olduğunu da iddia etmeli. Aksi takdirde, en azından bir dengi olduğunu kabul etmiş olur. Demek ki, sana inanmak şart değilmiş; başkasına da inanılabilirmiş...
●Kendisini “din” diye takdim eden; doğruyu, yanlışı, faydalıyı, zararlıyı bilmeli. Hayat, ölüm, ebediyet... Güzel, çirkin, pislik, temizlik, kir, necaset... Neces, necis... Ne kadar olursa ne olur; her şeyi gözler önüne sermeli. Mükellefiyet, helâl, haram; yasak, emir, serbestlik; her şeyi ayan beyan ifade etmeli. Mükâfaat, ceza... Zorluk, kolaylık... Hangi şartlarda ne yapılacak... “Yaş ve kuru” ONDA HER ŞEY BULUNMALI.
●Tek kurtuluş bende demek de yetmez. İnanç ve fikir sisteminin sağlam ve kaidelerinin uyumlu olduğunu; bütün halinde DOĞRU, GÜZEL VE İYİNİN SADECE KENDİSİNDE BULUNDUĞUNU; iki cihan saadetini sadece kendisinin kazandırabileceğini bütün insanlığa, –din rahmettir– duyurmalı ve fikrî üstünlüğünü göstermeli.
●Kendisini böyle ifade etmesi de kâfi değil. Diğerlerinin yanlışlarını, arızalarını; tezatlarını, çelişkilerini, açmazlarını, çıkmazlarını da, insanlığı yanlış yollardan korumak için göstermeli. Hak’tan gelmeyenin mutlaka saçma usûl ve kaideleri; eksiği, arızası, tezadı olur ve bunlar eninde sonunda ortaya çıkar. İlâhî din olmanın sorumluluğu; cemiyet meydanına, illetli haline bakmadan çıkan sahtekârların ipliklerini pazara çıkarmayı gerektirir. Rekabet için değil, merhametle... SAHTE; HAKİKATE RAKİP OLAMAZ, BİR SÜRE PERDE OLUR sadece. Güneş, önüne bir süreliğine engel geldi diye, yok olmaz.
●Yarattığı en basit varlığa bile korunma mekanizması veren Allah, gönderdiği ve razı olduğu dini bundan mahrum edecek değil her halde. Öyleyse kendisine inanılmasını isteyen, matematik işlemlerin sağlaması gibi korunma mekanizmasını anlatıp insanları emin kılmalı. Sisteminin, fertleri aşan ve fertlere muhtaç etmeyen, mensuplarını gönüllü olarak bu yolda harekete geçiren korunma ve taarruz mekanizması nedir, nasıl işler? BU DÜNYADA VE GERÇEK ÂLEMDE MÜKÂFAATLARI VE CEZALARI? Bunları açık ve net ortaya koymalı.
●İlâhî olan, HERKESE HİTAP eder. Hem herkesin anlayacağı basitlikte, hem en üstün insanı tatmin edecek yücelikte olur. Eserleri uzun ömürlü olur ve birbirleriyle çelişmezler. Onlara hayran olunur, imrenilir, özenilir. Âlimleri, âbidleri, âşıkları, sanatkârları, fen adamları, çilekeşleri, kahramanları, yardımseverleri, devlet adamları her sahadaki eserleri ile en az bir yönünü pırıldatır.
●Kaynağı Hak olan, her dalda, her sahada tefekküre müsaittir. Geniş ufuk... Münbit arazi... Bitmez tükenmez hazine... Hamle ve hareket ilhamı veren tükenmez enerji kaynağı… FİKİR MEYDANININ TEK KAHRAMANI... Eskimeyen, solmayan cazibe...
●Allah’tan gelmiş iman manzumesinin sadece âlimleri, âşıkları, sanatkârları, fen adamları, devlet adamları vesairesi değil, SIRADAN FERDİ BİLE, başta tefekkür olmak üzere, o iman manzumesi yolunda en küçük gayreti, kutsal bir vazife bilir.
Bugün pek çok devletin elinde, bir düğmeye basılınca ülkeleri yerle bir edecek bombalar, roketler var. Birinden bir roket fırlatılsa, hedefe varmadan misliyle mukabele görecek. Bu da iki tarafın da imhası demek. Hattâ çevrelerinin... Hattâ dünyanın... Bu sebeple barut fıçısı dünyada, kullanmaktan çekinilen roketler, nükleer silâhlar; antika çakaralmazlar gibi müzelik… “Konvansiyonel silâhlar”... Kullanılmaması anlaşmalarla kararlaştırılmış, kararlaştırmaya mecbur kalınmış silâhlar... İşe bakın bütün dünyayı saracak bir dünya savaşına, ölüm makineleri mâni... İslâm büyüğünün ifade ettiği hikmet, bütün dünyanın gözü önünde gerçekleşiyor: “Haddini aşan her şey, zıddına döner” (Abdülhakim Arvâsî).
Önceden ilân edilerek, yapılan meydan savaşları ne büyük mertlikmiş meğer... Ameliyat ediyor ve meseleleri çözüyor... Savaşlar şimdi, kalleşçe, kaypakça, haince, sinsice, ahlâksızca... Ve maşa ile... Haliyle buhranları körüklüyor... Dünyayı yöneten gizli ve açık güçler; taşeron terör örgütleri ile dünyayı menfaatlerine göre yeniden şekillendirmek için insanlığa her zulmü reva görüyorlar. Gözden çıkardıkları ülkelerdeki meseleleri kangren haline getiriyorlar. Ölümlerine karar verdikleri ülkelerde dinmeyen, dinme ihtimali de görülmeyen kan, gözyaşı, göç... “Bu dünyanın beyninde bir ur var... Bu dünya, urunu nasıl olsa bir gün kökünden kazıtmaya mecbur... Bu dünya, 1914 ve 1939 umumî harplerini hep aynı ur yüzünden açtı. Fakat bir türlü ondan kurtulamadı ve urunu temizleyemedi.” (Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü).
Dünya, patlamaya ramak kalmış bir buhar kazanı... Yozlaşmış, değerlerini kaybetmiş, ümidini yitirmiş, maddede ve mânâda oradan oraya sürünen insan yığınları... Tavada patlayan mısırlar gibi, insanlık bir felâketten, öbürüne gidiyor. Allah bilir; bir delinin düğmeye basması ile berhava olmazsa dünya, gittikçe yaygınlaşan ve tesiri artan iletişim araçları sayesinde, bu buhran; fikirle çözülecek ve yine bir İslâm büyüğünün ifade ettiği hikmet gerçekleşecek: “BU DEVRİN CİHADI SÖZ VE FİKİRDİR” (İmam-ı Rabbânî).
Fikirde üstün olan, dünyayı yeniden nizamlayacak inşallah. İddiaları doğru olmadığı halde dünyayı kibirleri için şekillendirmek isteyenlerin plânları akamete uğrayacak...

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.