MUZAFFER ÇEVEN

MUZAFFER ÇEVEN

TEPETAKLAK

TEPETAKLAK

‘Tepetaklak’; baş aşağı, ters dönmüş veya altüst olmuş bir durumda olmak… Fiziksel olarak baş aşağı gelecek biçimde düşmek veya ters dönmek… Hayatın, planların, işlerin, düzenin, ekonomik ve toplumsal dengenin beklenmedik bir şekilde hırsla veya çöküşle bozulması, kötüye gitmesi… Benzer anlamlı ifadeler: Altüst olmak (bir durumun veya düzenin tamamen karışması, altının üstüne gelmesi)... Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık (içinden çıkılması imkânsız, her iki yönü de kötü bir duruma düşmek)... Başı dönmek (büyük bir karmaşa veya başarı karşısında ne yapacağını şaşırmak)... Dünyası başına yıkılmak (büyük bir felaket veya hayal kırıklığı karşısında çaresiz kalmak)... Zıt anlamlı deyimler: Düzenin sağlanması… İşlerin yolunda gitmesi… Rayına oturmak (bir işin veya durumun planlandığı gibi düzgünce işlemeye başlaması)… Yoluna girmek (işlerin düzgün, sorunsuz ve istenilen şekilde ilerlemesi)...Tıkır tıkır işlemek (bir sistemin veya planın hiçbir aksama olmadan, mükemmel şekilde çalışması)...

Disiplinlerde ‘tepetaklak olmak’, bilginin sınırlarının tersyüz olması… Gündelik dilde ‘tepetaklak olmak’, düzenin bozulması, bir şeyin baş aşağı gelmesi ya da alışılmış konumun kaybedilmesi… Bu; yalnızca fiziksel veya gündelik bir durumun anlatımı değil, düşünsel bir hâl… Bilimde, sanatta, tasarımda, eğitimde, sosyal bilimlerde ve diğer disiplinlerde ‘tepetaklak olmak’, yerleşik kabullerin sorgulanması, sınırların belirsizleşmesi ve bilginin alışılmış üretim biçimlerinin yeniden düşünülmesi demek… Bir soruya ve soruna yalnızca kendi disiplininin sınırları içinde cevap aramak yerine başka alanların yöntemlerine, kavramlarına ve bakış açılarına başvurmak; bilginin hiyerarşik yapısını bozarak yeni ilişkiler kurmak anlamında… Tepetaklak olmak, her zaman bir yıkım değil; kimi zaman yeni bir düşünme biçiminin başlangıcı… Günümüzde disiplinler, belirli sınırlar içerisinde tanımlanmakta… Fizik, fizikle; biyoloji, biyolojiyle; sanat, sanatla; mimarlık, mimarlıkla… Her disiplin kendi kavramları, yöntemleri ve uzmanlık alanları ile ilişkili… Bu, hem bilginin derinleşmesini hem disiplinler arasında duvarların oluşmasına neden… Disiplinlerde tepetaklak olmak; bir disiplinin yalnızca kendi iç mantığıyla hareket etmek yerine, başka bir disiplinin sorularını, yöntemlerini veya kavramlarını kendi alanına taşıması, yerleşik sınırları tersyüz etmesi… Mimarlığın biyolojiden ilham alması, mühendisliğin doğadaki organizasyon biçimlerini teknolojiye uyarlaması, sanatın bilimsel verileri estetik bir anlatıya dönüştürmesi… Bu; disiplinleri ortadan kaldırmak değil, disiplinler aralarında ilişkileri yeniden kurmak… Disiplinlerde tepetaklak olmak; bir kriz değil, yeni bir imkân, fırsat, açılım… Bir şey yerinden çıkmalı, düzen bozulmalı ve alışılmış hiyerarşi ortadan kalkmalı ki; değişim, yenilenme ve gelişim olabilsin… Her disiplinin, belirli kabulleri ve yöntemleri var… Bu kabuller sorgulanmadığında bilgi üretimi tekrara dönüşür… Tepetaklak olmak ise, bu tekrarın dışına çıkmayı mümkün kılar… ‘Bu neden böyle yapılır?’ sorusu, ‘Nasıl, başka türlü yapılır?’ sorusuna evrilir… Tepetaklak olmak, sadece bilginin kriz anı değil; yenilenme anı… Bir disiplin, konfor alanından çıkmalı ki; kendi sınırları yeniden tanımlanabilsin… Gerçek anlamda disiplinlerarası düşünebilme, disiplinlerin birbirleriyle karşılaşmalarına ve kendi yapılarını değiştirmelerine bağlı… Disiplinler arası yaklaşım, bir masa etrafında toplanmaktan ibaret olmamalı… Bir tasarımcı bilim insanından bilgi alır, böylece disiplinler arasında bir aktarım gerçekleşir… Esas olan; tasarım probleminin bilimsel araştırmanın sorusunu değiştirmesi… Bilimsel yöntemin, tasarım sürecini dönüştürmesi ve iki disiplinin de kendi sınırlarını yeniden düşünmesi… Disiplinlerde ‘tepetaklak olmak’, yalnızca mevcut düzenin bozulması anlamına gelmez… Bu; yerleşik bilgi biçimlerinin, disiplin sınırlarının ve hiyerarşilerin sorgulanması… Tepetaklak olmak, bilginin baş aşağı durması değil, ona başka bir açıdan bakabilme cesareti... Bir disiplinin gelişebilmesi için kendi sınırlarının dışına çıkması; başka disiplinlerle karşılaşması ve kendi doğrularından şüphe etmesi gerekli… Tepetaklak olmak, bir son değil; bir başlangıçtır aslında… Düzenin tersine dönmesi, yeni bir düzenin kurulmasına sebep… Disiplinlerin birbirinden uzaklaşması yerine birbiriyle temas etmesi, bilginin hiyerarşik olmaktan çıkmasına ve farklı bakış açılarının birlikte üretime dönüşmesine neden… Disiplinlerin ihtiyacı olan şey, daha sağlam sınırlar çizmek değil; sınırları tepetaklak ederek, başka bir yerden bakmayı öğrenmek…

Eğimde ‘tepetaklak olmak’, son derece gerekli… Geleneksel eğitim anlayışında bilgi çoğunlukla öğretmenden öğrenciye, uzmandan öğrenene doğru ilerleyen doğrusal bir yapı içerisinde aktarılmakta… Günümüzde ise, öğrenci yalnızca bilgiyi almamakta, bilgiyi sorgulayıp yeniden üretmekte ve bilgiyi uygulamakta… Bu, eğitim sisteminin tepetaklak olmasıdır bir bakıma… Öğrenci, öğretmenin karşısında pasif bir konumda bulunmaz, araştırır… Sanat öğrencisi bilimsel veriyle, mühendislik öğrencisi estetik düşünceyle, sosyal bilimler öğrencisi tasarım yöntemleriyle çalışır… Bilgiye ulaşma, öğrenme; disiplinlerin birbirinden ayrıldığı bir yapıdan, birbirine temas ettiği bir yapıya dönüşür… Sanatta ‘tepetaklak olmak’, geleneksel resim anlayışının sorgulanması, gündelik nesnelerin sanat eseri olarak değerlendirilmesi, teknolojinin sanat üretiminin bir parçası hâline gelmesi, izleyicinin eserin oluşumuna katılması, sanatın kendi sınırlarını tepetaklak etmesi… Sanatta tepetaklak olmak; biçimsel bir değişiklik, sanatın otoritesinin, üretim biçiminin ve izleyiciyle kurduğu ilişkinin yeniden tanımlanması… Disiplinler arasındaki ilişkiler yalnızca yöntem ve kavramlarla ilgili değil; bir güç ve hiyerarşi meselesi… Bazı bilgiler, uzun süre bilimsel ve uzmanlık gerektirir… Gündelik deneyim, yerel bilgi, sezgi veya sanatsal üretim için sıradanlık kâfi… Tepetaklak olmak, bütün hiyerarşileri sorgulamayı mümkün kılmakta… Bir problemin çözümünde yalnızca uzmanların değil, kullanıcıların, sanatçıların, öğrencilerin, yerel toplulukların veya farklı meslek gruplarının bilgisinin dikkate alınması lâzım… Mesele, ‘kim biliyor?’dan ziyade, ‘kimden öğreniyoruz?’… Siyasette tepetaklak olmak; siyasî söylemlerin ters yüz olması… Siyaset sahnesi, bir cambaz ipi misâli… Dengede kalmak, ustalık ister, ancak en ufak bir yanlış adımda kişi kendini havada taklalar atarken bulur… Siyasette ‘tepetaklak olmak’, dengenin kaybı, iktidar ve itibarın bir anda ters yüz olması… Siyasetçinin ayakta kalması, halkın desteğini ve kurumların güvenini aynı anda taşıyabilmesine endeksli… Bu denge bozulduğunda, düzen tepetaklak olur… Bir skandal, yanlış bir karar ya da uluslararası bir gelişme, siyaseti bir anda tepetaklak eder… Politik bir figürün güvenilirliği sarsıldığında, karizması, kariyeri ve itibarı bir anda tepetaklak olur… Siyasî partiler, hareketler; iç çatışmalarla kendi ağırlıklarının altında kalırlar… Halkın gözünde düne kadar başkan adayı ve kahraman bilinen politikacı, bir anda suçluya, haine dönüşür… Siyasette ‘tepetaklak olmak’, sadece düşmek değil; aynı zamanda perspektifin değişmesi… Yukarıdan aşağıya bakarken görülen manzara ile aşağıdan yukarıya bakarken görülen manzara, elbette aynı olmaz… Bu yüzden siyasette tepetaklak olan bir figür, yalnızca gücünü kaybetmez; kendi hikâyesinin anlatıcısı olmaktan çıkar, başkalarının yorumlarının malzemesine dönüşür… Siyasette tepetaklak olmak, bir düşüşten öte, bir dönüşüm… İktidarın ya da muhalefetin kırılganlığı, toplumun algısının hızla değişebilmesi ve kurumların iç dinamikleri, her bir şeyi kolayca tepetaklak eder…

Kadim medeniyetimizde ‘tepetaklak olmak’; varoluş, insanın içsel dünyası ve ahlâkî değerler üzerine konuşlandırılmış… İbn Arabi; varlığın birliği ve çokluğu üzerine düşünürken, insanın kendi içsel gerçekliğini keşfetmesi gerektiğini vurgulamış… Mevlana Celaleddin Rumi; “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.” diyerek, insanın içsel durumunun dışa yansıması gerektiğini ifade etmiş… İmam Gazali; “İnsanın en büyük düşmanı, kendisidir.” diyerek, insanın içsel çatışmalarını ve yanlış anlamalarını dile getirmiş… Şeyh Sadi-i Şirazi; “İnsanlar birbirlerinin aynasıdır; kimse kendi kusurunu görmez, başkasının kusurunu görür.” diyerek, sağlıklı, doğru ve sürdürülebilir iletişimin nirenk (nirengi, haritacılık ve konum belirlemede referans alınan sabit başlangıç noktasını ve temel dayanak noktasını) vurgulamış… Farabi, insanın akıl ve ruh arasındaki dengeyi bulması gerektiğini ifade etmiş…

Tepetaklak olmak, binbir takla atmaktan evlâ… Yanardöner tipleri gördükçe, ne olduğumuzu anlamanın ve kendimizle yüzleşmenin ne denli önemli olduğunu anlayabiliyoruz… Yüksekten düşenler, asıl gözden düşmenin daha kötü olduğunu bir bilseler keşke… Fırıldak misâli olan, dün söylediğini bugün inkâr eden, iş yapmamayı marifet bilen, hakaret etmeyi espriye dönüştüren, yaprakların kendisini alkışladığını zanneden siyasetçi, ip üzerinde yürüyen bir cambaz gibi tepetaklak olmaya ve gözden düşmeye mahkûm… Selam, sevgi ve saygılarımla. https://bit.ly/muzafferceve

Bu yazı toplam 160 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
MUZAFFER ÇEVEN Arşivi

ÇETE

24 Ağustos 2026 Pazartesi 09:17

KUKLA

10 Ağustos 2026 Pazartesi 15:34

PIŞIK

03 Ağustos 2026 Pazartesi 09:17
SON YAZILAR