CEVAP YOKSA…
Bir soruya verilebilecek bir cevap yoksa en kolay cevap, ya küfür etmek ya iftira atmak ya da ‘bilmiyorum’ demek olur... Bu, durumu kabullenmenin farklı yöntemleri... Küfür, kavga vb. tepkiler, sorunu daha karmaşık hâle getirir ve iletişimi olumsuz etkiler... ‘Bilmiyorum’ demenin, cevabın tonuna ve bağlama göre farklı versiyonları da var: “Bu konuda bir fikrim yok... Yorum yapamıyorum... Kesin bir şey söylemek zor... Cevap vermek için yeterli bilgim yok... Bu sorunun net bir cevabı olmayabilir...” Bu tür cevaplar, dürüst olmanın ve iletişimi açık tutmanın tek çaresi... “Bilmiyorum, ancak cevabı öğrenebilirim...” gibi bir yaklaşım, karşı tarafla daha yapıcı bir diyalog kurulmasını sağlar...
Doğru, sağlıklı, etkili ve sürdürülebilir iletişim için neler mi yapabiliriz? Nâzik bir dille, “Bu konuda bir şey söyleyemem...” diyerek reddedebiliriz... Konu ile ilgili bir soru sorabiliriz: “Bu hususta daha fazla bilgi verebilir misiniz”... Kendimizi ifade etmeye çalışabiliriz: “Bu soruya cevap veremiyorum; isterseniz başka bir konuda yardımcı olabilirim...”... Unutmayalım, çözüm odaklı yaklaşım çok önemli... Bir tartışma, bir sorgulama veya basit bir soru... İletişimi oluşturan bu döngü, bizi bilgiye ve anlamaya ulaştırır... Problemin derinliği, karmaşıklığı veya muhatabımızın yetersizliği nedeniyle mantıklı, akılcı ve kanıta dayalı bir cevap veremeyebiliriz... Cevap yoksa boşluk anında, en ilkel savunma ve saldırı mekanizmalarını asla devreye sokmamalıyız... Küfür ve İftira, boşluğu en kolay dolduran şeyler... Tartışma ortamında, cevabımız yoksa eğer, zihinsel yenilgiyi hemen kabullenme usulüdür, küfür, iftira ve çokbilmişlik... Hiç kimse, egosunun zedelenmesini ve kamusal alanda ‘yanlış’ ya da ‘bilgisiz’ görünmeyi istemez... Bu durumda, rasyonel bir cevap üretemeyen biri, çaresizliğini gizlemek için hızla saldırı pozisyonuna geçer... Küfür; en basit, en doğrudan ve en duygusal tepki... Kelimelerin gücünü kullanarak muhatabı şaşırtmayı, küçük düşürmeyi ve tartışmanın odağını sorudan uzaklaştırıp kişisel bir çatışmaya çekmeyi amaçlayan, demagojiye (lafebeliğine, lafazanlığa) kapı aralayan metot... Bu, “Cevap veremiyorum; bu yüzden sen kötü bir insansın...” demenin en kestirme yolu... İftira; daha sinsi ve hesaplı bir araç... Tartışılan konuyu tamamen bir kenara bırakarak muhatabın itibarını, güvenilirliğini veya ahlâkını hedef alan söz... Asıl maksat, muhatabın argümanını değil, bizzat kendisini değersizleştirmek... “Bu söylediğin saçma çünkü sen yalancısın/hırsızsın/kötü niyetlisin...” diyerek, kişinin söylediklerini çürütmek yerine, söyleyenin söz hakkını ortadan kaldırmayı amaçlayan tarz... Küfür ve iftira, cevap vermekten en kolay kaçış kapısı... Küfürde ve iftirada düşünme zahmetine katlanılmaz... Akıl yürütme, kanıt bulma ve mantıksal delil sunma çabası olmaz... Küfreden ve iftira atan, hızlı bir şekilde tatmin olur... Muhatabına anında duygusal bir darbe indirir, geçici bir üstünlük sağlar ve konuşmayı kendi istediği yöne çeker... Cevapsızlığın getirdiği ‘bilgisizlik’ hâlini, muhatabına yönelttiği ‘kötü karakter’ suçlamasına dönüştürür... Küfür ve iftira, tartışma ortamlarını hızla zehirleyerek rasyonel diyaloğu kesintiye uğratır... Fikir alışverişi yerine, kişisel çatışmalar devreye girer... Farklı görüşlerin yerini, karşıt olmaklık doldurur... İftira ve karalama, bireyler arasındaki güveni yok eder ve kurumlara, kuruluşlara, organizasyonlara olan güveni zedeler...
Cevapsız kalmak zor, ancak bu durumla başa çıkmanın erdemli yolları var: Dürüst ve mütevazı olmak... Cevap verilemediği zaman söylenecek en onurlu söz “Bu konuda yeterli bilgiye sahip değilim, araştırmam gerekiyor...” veya “Bu, düşünmem gereken karmaşık bir soru...”... Kim bilir, belki de, karşı tarafın amacı kavga çıkarmaksa ve bizi kışkırtmaksa, sessiz kalmak en doğrusu... Tepki vermemek, kontrolün bizde olmasını sağlar... Küfür ve kavga, bir sorun karşısında en ilkel, en düşük seviyeli cevap... Kısa vadede bir ‘rahatlama’ hissi verir; uzun vadede ilişkilerimizi ve itibarımızı zedeler... Sorunu çözmez, daha derinleştirir... “Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir... - Câhil insan kendinin bile düşmanı iken, başkasına dost olması nasıl beklenir...” (Sokrates)... “Akıllı insan düşündüğü her şeyi söylemez, fakat söylediği her şeyi düşünür...” (Aristoteles)... Kaldı ki, cevabı olmayan o kadar çok soru var ki... Bazı soruların cevabı bilinmeyebilir ya da bilinse de cevap verilemez... Meselâ, mantıksal olarak anlamsız sorular... “Bir elin sesi nedir?” veya “Kare bir daire nasıl olur?” vb. sorular kendi içinde çelişir. Bu vb. sorulara cevap verebilmek, çok zor... Cevabı olan soru, bize göre anlamlı bir önermeye dayanmalı... Mevcut bilgimizin sınırını zorlayan sorular... “Evrenin ötesinde ne var?”, “Bilinç nedir?” vb. sorular... Aklımızın ve bilimin henüz cevabını bulamadığı sorular... Kişisel veya varoluşsal sorular... “Ben kimim?”, “Neden yaşıyorum?”, “Mutluluk nedir?” vb. sorular... Gerçek olmayan durumlarda, soruların tek, nesnel bir cevabı yok... Henüz cevabı bulunmamış sorular... Bilimde “karanlık madde nedir?” veya “bilinç nasıl ortaya çıkar?” vb. sorular... Bir gün cevaplanabilir, ancak şimdilik cevabı olmayan sorular... ‘Soru’ mefhumunu cevaba dönüştüren söz: “Üst üste sorular soru içinde: Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu? Buradan insan mı çıkar, tabut mu?” (Necip Fazıl Kısakürek)...
Dünyaya geldiğimiz andan itibaren sorularla ve sorgulamalarla hayata tutunmaya çalışırız... “Ben kimim?”, “Neden buradayım?”, “Hayatın anlamı ne?”... Cevapsız sorular, bildiklerimizin ve bilemediklerimizin bilginin sınırlarını gösterir bize... Her şeyi bilemeyiz, aklımızın kapasitesiyle ilgili bu... Yaratanı hatırlatır bize, böylesi hâl... Zihnimizi açar, kalbimizi yumuşatır... Cevapsız kalan her soru, bizi biraz daha bilge yapar... Cevapsız sorular ve cevabını bilemediğimiz sorular, bizi harekete geçirir... Düşünmemizi, sorgulamamızı ve başarabilmeyi öğrenmemizi sağlar... Bilim, sanat, felsefe ve teknoloji, bir cevapsız sorunun rahatsızlığından doğar... “Neden?”, “Nasıl?” ve “Ne için?” demeseydik, ne evrenin, ne de kendimizin sırlarına vâkıf olabilirdik... Bizce cevabı yok olan sorular, cevabı değil, arayışı öğretmek için var olan sorular olsa gerek... Belli frekanslar aralığında görebilen, işitebilen, tadabilen, dokunabilen ve hissedebilen biz; nasıl olur da ucuzcu yaklaşımla ‘cevabı yok’ diye kestirip atabiliyoruz? Her bir şeyin sebebi ve cevabı var elbette... Her şeyin bir sebebinin ve cevabının olduğuna dair söylenmiş derin ve hikmetli sözler: “Nice tek kelimelik söz vardır ki büyük bir nimeti yok etmiş ve büyük bir belaya sebep olmuştur.” (Hz. Ali)... “Her şeyin bir hikmeti vardır; hikmetini bilmediğin şeyde bile Allah’ın bir muradı vardır.” (İmam Gazali)... “Varlıkların sebebi, zorunlu bir varlığa dayanır. Her şeyin bir nedeni vardır; tesadüf yoktur.” (İbn Sina)... “İlim, varlıkların sebeplerini bilmektir.” (Farabi)... “Her şey bir sebebe bağlıdır. Sebepler zinciri, seni hakikate götürür.” (Mevlana Celaleddin Rumi)... “Tevazu kimden olursa olsun hakkı kabul etmendir.” (Fudayl bin İyaz)...
Bir soruya en kolay cevap, en kısa ve dürüst olanı... İlmin kibirden ve gösterişten uzak olması gerektiği hatırlanmalı... “Bilirken susmakta, bilmezken söylemekte olduğu gibi hayır yoktur.” (Hz. Ali)... “İki şey ahmaklığa dalâlet eder: Hiçbir sebep yokken gülmek; sormadan haber vermek.” (Malik bin Dinar)... Peygamberimiz Hz. Muhammed'in metodu, cevabı soruyu soranın anlayacağı şekilde kısa ve öz tutmak (üslubu-u hâkim / bilgece cevap verme)... Marifet, her sorunun cevabını bilmek değil; bilmediğimiz bir soru sorulduğunda, tereddütsüz bir şekilde “Bilmiyorum...” diyebilmek... “En cüretkârınız fetvaya (şer'i meselelere dair cevap vermeye) en fazla cüret edeninizdir.” (Hadis-i Şerif)... Bir soruya cevap vermenin en kolay yolunu bulmak, her zaman ve her ortamda mümkün olmayabilir... Bunu akıllıca dillendirebilmek, bilge olmaya bağlı... Sorulan soruya ilgisi olmayan bir şeyle cevap vermek ise, aymazlık... Bazı politik figürlerin cevapları gibi...
Varlıkların dört nedeni (madde, suret, fail, gaye) olduğunu bilmeyenimiz var mı? Bilemediğimiz aklî ve kalbî nedenleri de var! Her şeyin bir cevabı, açıklaması var... Biz, henüz cevaplarını bilemiyoruz... Yeter ki, düşünelim, soralım, sorgulayalım ve hikmetini arayalım... Cevap vermeden önce iyice araştıralım, sonrasında sabırla, sevgiyle, merhametle ve adâletle hareket edip cevap verelim... Selam, sevgi ve saygılarımla. https://bit.ly/muzafferceven

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.