ALİ ERDAL

ALİ ERDAL

İNSANLIK TARİHİNİN EN MÜHİM HADİSESİ

İNSANLIK TARİHİNİN EN MÜHİM HADİSESİ

(Türk Kimliği kitabımın tanıtımı ve imza için Yazarlar Birliği İstanbul şubesinin organize ettiği toplantıdaki konuşmam; 01.10.2022)

Gönüldaşlar!

İstanbul’un fizik işkencesi ve mânevî yüceliğinin karışımdan narkoz verilmiş gibi oldum. Neyse ki Muzaffer hocam, halden anlar, buna çareyi biliyor, güzel yüzlü nur yüzlü insanların huzuruna çıkardı, böylece kendime getirdi. Kendine gelenin ilk sözü nerede olduğunu sormak olur. Ben de soruyorum;

–Ben kandeyim!

Kendime geldim, cevap veriyorum:

Fethi, İnsanlığın Ufku ve Kâinatın Efendisi tarafından müjdelenmiş ve emredilmiş mübarek beldede, “belde-i tayyibe”… Peygamberi evinde ağırlayan sahabesinin ve bayraktarının beldesinde… Allah’ın Mukaddes Kitabı’nda üzerine yemin ettiği kalem ve kalem faaliyetleri için kurulmuş bir dernekte, Yazarlar Birliği’nde…  Fikrin değerini bilen gönüldaşlarla mülâki olmayı nasibeden Allah’a hamdolsun… Resulüne, âline ashabına salât ve selâm, büyüklerimize tâzim ve hürmet ve bizi huzurlarına kabul buyuran, bunu mümkün kılan gönüldaşlara selâm…

Gönüldaşlar!

İnsan, hakikate âşık, hakikati arayan bir varlıktır. Öyle yaratılmış; şairimizin ifadesiyle “gâibi kurcalayan çilingir”… Ama malûmdur ki… Hakikati bilmeye, ona inanmaya ve onu dille ikrara en büyük engel, bizzat insanın kendi nefsi, nefsin tanrılık iddiası… Mevlâna nefsin bu bencilliğini ve tanrılık taslamasını, en can alıcı yerinden faka bastırıyor. Şöyle diyor:

“Kişi, başkalarının terinden ve benzeri ifrazatından tiksinir, ama kendisininkilerden en ufak bir rahatsızlık duymaz” Halbuki ondaki de, sendeki de aynı. Aynı kir, aynı koku…

Demek ki insan; tespitinde, teşhisinde ve kararlarında objektif olamıyor. Bilerek ve bilmeyerek, bazan tabiî ve normal olarak, bazan plânlı olarak haklı veya haksız kendisini kayırıyor. Nefsini başkalarından farklı, üstün ve ayrıcalıklı görüyor. İfrazatını bile… Suçlarını bile… Başkası horlarsa ölüm marşı, kendisi horlarsa 5. Senfoni… En çok kendisini önemsiyor. Nefsini merkeze alıyor. Her kaide herkes için geçerli, herkes ona uymalı, ama “ben” söz konusu olunca iş değişir. Merkez ben… Pergel, daireyi beni merkez alarak çizecek…

Demek ki nefs hem hayatın, tercihlerin ve retlerin merkezi ve atomu, hem bizi yanıltan, yanlışa sevkeden bencilliğin kaynağı.

Peki nefs, insanı yanıltan, saptıran bir vakıa mı sadece; meşru yönü, haklılığı yok mu? Ve hakkı yok mu? Nefsi merkeze almanın meşru yönü, yönleri yok mu?

Elbette var!.. Bunu Nasrettin Hoca şöyle ifade ediyor. Soruyorlar… Dünyanın merkezi neresi? Eşeğimin bastığı yer… Yani evinin, ocağının, malının, mülkünün, sevgilisinin, geleceğinin, geçmişinin, hayalinin, mezarının olduğu yer… Doğduğu, doyduğu yer…

Merkezde nefs… Nefs, disiplin altına alınması gereken, lüzumlu bir enerji…  İnsan bunun sistemine, diyalektiğine, usulüne, esasına muhtaç…

Bir büyük veli, nefsini öyle bir disiplin altına alıyor, öyle bir dize getiriyor ki ondan kurtuldum diye tam sevinecek... Kendisine ilham ediliyor… “Biz seni onunla seviyoruz!”

Demek ki nefs itlâf edilecek kuduz köpek değil, disiplin altına alınıp istifade edilecek enerji…

Öyleyse insanın; her şeyin hakkını ve haddini bildirecek, taraf olunacağı ve karşı çıkılacağı söyleyecek, sevilecek ve sevilmeyecek olanı belirtecek, her şeyin sınırını doğru olarak çizecek ve hiç yanılmayacak, kendisinin üstünde bir üstün kudrete ihtiyacı var. Doğru yanlış, iyi kötü, güzel çirkin… Öğretecek otoriteye.

Kâmil Kudret’e ve elçilerine iman eden; nefsin hakkını ve haddini öğrenen ve ona göre yaşayan, nefsin hodbinliğini yenen iki cihanda selâmete ermiş kul olacak... Gerçek hür… Bu öğretiye inanmayan, nefsin tanrılık iddiasına aldanan insansa, hakka muteriz bir zavallı, bir mutlak mağlûp... İki cihanını helâk eden Nemrut… Yok dediği Allah’ı okla yere düşüreceğini sanan ahmak… Gerçek esir.

Topluluklar için de aynı... Nefsine uyan topluluğa göre kendisi efendi, diğer topluluklar, insanlar, insancıklar onlara hizmetle mükellef “goyim”... Hayvandan değersiz yaratıklar… Bütün hadiseleri de bu aldanmaya göre ele alan, kibrine yenilen yükseldim sanan, nefsinin mahkûmu, nefsinin ve şeytanın oyuncağı zavallı.

Bu ölçüler içinde, insanlık için en mühim hadise nedir?

İlkokuldaki tarih şeridini hatırlayalım… İlkokuldan üniversiteye kadar, okullarda tarih şeridinde gösterilen, ilkellikle başlayan ve zamanla geliştiği düşünülen insanı gösteren bir çizim… Taş devri, ilkçağ, orta çağ vesaire… Mühim hadiseler, ateşin bulunması, yazının icadı vesaire… Hattâ edebiyatta, sanatta, tarımda, ekonomide vesaire her yerde… Hayat ona göre yaşanıyor.

Halbuki, insan için en mühim hadise; Allah’ın onu muhatap kabul etmesi, ilk insanı peygamber olarak yaratması ve vahye lâyık görmesi… Daha sonra aralarından seçtiği peygamberler vasıtasıyla buna devam etmesi. İnsanı, vahyi anlayacak, dolayısıyla her şeyi doğru anlayacak ve ona göre yaşayacak vasıfta yaratmasıdır.

İnsanlık için mühim hadiseler, tarih boyunca hep peygamberlerin aksiyonları olmuştur. Başta edebiyat ve sanat her şey, her alan onlar sayesinde doğmuş ve gelişmiştir. İnkâr eden için bile, peygamberler en mühim şahsiyetlerdir. Peygamberlerin aksiyonlarından sonra, en mühim hadise nedir?

Peygamberlerin aksiyonlarından sonra, insanlık tarihinin en mühim hadisesi Türklerin müslüman olmasıdır.

Biz de, kendimizi mübalâğa mı ediyoruz? Kınadığımız bataklığa mı gömüldük? Kendimizden başkasını göremiyor muyuz? Kendimizi putlaştırıyor muyuz?

Hayır!.. Aslında herkesin gördüğü, fakat başta kıskançlık olmak üzere çeşitli sebeplerle söyleyemediğini, ifade edenlerin de dilinin ucuyla söylediğini ayan ediyoruz sadece. Herkesin ucundan kıyısından söylediğini bir iddia olarak, tez olarak, manifesto olarak cemiyetin önüne koyuyoruz. Söyleseler de söyleyemeseler de… Kabul etseler de, etmeseler de bir hakkı teslim ediyoruz. Gerçeği söylemekten çekinmeyen herkesin kabul edeceği bir hakikati ilân ediyoruz...

Güneşin doğunca, her yeri aydınlatması ve ısıtması gibi, İslâm, intişarından sonra, “Hak geldi, bâtıl zail oldu” fetihlerle ve her imkânla doğuya ve batıya doğru yayıldı. Doğu’da Türk’ü buldu… İslâm’la ilk karşılaşmamızın müslüman orduyla harbetmek değil, ittifak etmek olması… Talas savaşı… Mühim hadise değil mi Allah aşkına?

Müslüman olunca neler kazandığımız, insanlığın neler kazandığı ve tarihin yazdıkları herkesçe malûm... Gülü tarife ne hacet…

Türk milleti müslüman olunca, gittikçe artan bir kudretle İslâm’ın sorumluluğunu üstlendi.

Çin denizinden Avrupa ortalarına kadar ve Afrika’nın büyük kısmıyla zamana ve mekâna İslâm hâkim oldu. Tabir caizse İslâm, dünyanın merkezine taşındı. Ve “çil çil kubbeler”… Uzun ömürlü devletler… Kubbelerin altında temiz, adaletli, huzurlu bir hayat, İslâm’ın hâkim olduğu her yerde… Müslüman olmayanlar bile rahat…

Doğudaki bu geniş alana yayılmaya ve her sahadaki gelişmelere mukabil, Batıda ne oldu? İber yarımadasında Endülüs devleti kuruldu. 3 asır yaşabildi. Müslüman olduktan sonra kurduğumuz devletlerle kıyaslayın. Ne hazindir ki! O güzelim devletten ve medeniyetinden gözyaşlarımızda kristalleşen şu acı söz kaldı: “Erkekler gibi vatanını korumazsan, kadınlar gibi böyle ağlarsın” Ve İslâm’ın yayılması orada durdu. Bir de doğudaki haşmeti düşünün…

Batılı tarihçi diyor ki, Türkler, tam İslâm dünyasının izmihlâle uğradığı, Arapların temsil kabiliyetini kaybettiği, Farsların ise bunu kazanamadığı bir zamanda müslüman oldu. Bayrağı aldı ve yüceltti.

İşte bunun için diyoruz ki: Türklerin müslüman olması peygamber aksiyonlarından sonra tarihin en mühim hadisesidir. Müslüman olmanın akabinde İslâm’ın kılıcı ve lideri olması da bunu ispat ediyor.

Açıkça “insanlık tarihinin en mühim hadisesi Türklerin müslüman olmasıdır” demeseler de, bu mânâya gelen tespitler ifade edilmiştir.

Zeki Velidî Togan: “Türk kütlelerinin böylece İslâmiyet‘i kabul etmiş olmaları, İslâm tarihinde ve aynı zamanda cihan tarihinde mühim bir dönüm noktası teşkil eder.”

Alman Prof. Fritz Neumark: “Türkleri tarihten çıkarırsanız, geriye tarih diye bir şey kalmaz.”

Müslüman oluşumuzun tarihin akışını etkilemesinden ayrı olarak şu vasıfları da var:

Bir millet yekpâre müslüman oluyor bu bir; ondan sonra her toplulukla, İslâm’a göre, İslâm’ın emrettiği gibi dost veya düşman oluyor iki… İslam düşmanları, en çok Türk’e düşman oluyorlar, İslâmla özdeşleştiğimiz için üç... Ve dört… En mühimi; adımız, İslâm’la hemhal oluyor. Müslüman olana Türk olmuş da deniyor. Böyle bir milletin müslüman oluşu, tarihin en mühim hadisesi değil de nedir?

Evet bu söylediklerin güzel ama bunlar kemiyet, bugünkü ifade ile nicelik. Yani daha çok sayı ile ilgili sathî değerler. Keyfiyetten bugünkü ifade nitelikten ne haber? Yani özle, esasla, mânâ ile değerlerden ne haber? Gibi bahaneler ileri sürülebilir…

Asıl haber keyfiyette…

Türk milleti pazarlıksız müslüman oldu. Müslüman olurken, şöyle olmaz mı, böyle olsa daha iyi değil mi demedi. Falan emri dinleriz ama filâna itirazımız var. Şu günahı işlemekten vaz geçmeyiz. Biz de birkaç kaide ekleriz, bazılarını da çıkartırız… Bazı şeyleri istediğimiz gibi yorumlarız… Demedi. Bazı değerleri mübalâğa etmedi, bazılarını küçümsemedi. Emredersiniz Ya Resulallah!.. Ne dedinse o? Şairimizin “PEYGAMBER” başlıklı beytinde dediği gibi:

“Sende insan ve toplum, sende temel ve bina;

Ne getirdin, götürdün, bildirdinse âmennâ!..”

Pazarlıksız başlaması ve devam edegelmesi, aksi baskılara direnmesi, bin küsur yıldır öyle kalması, bu yolda şehit ve gazi olması, İslâm’ı gaye edinmesi, Allah adını yüceltmesi, Türk milletinin müslüman oluşunu, tarihin en büyük hadisesi yapmaz mı?

Allah’ın dini hiçbir ferde ve topluma muhtaç değil, insan fert ve toplum olarak onunla şereflenmeye ve iki dünyasını da kurtarmaya muhtaç.

Âmennâ ve saddaknâ…

Türk milleti İslâm’a bağlanmak ve ondan uzaklaşmak yönünde turnusol kâğıdı oldu. İbret… Başlangıç ibret, bin küsur yıllık hayat ve liderlik ibret, Tanzimat’tan beri Batı karşısındaki şaşkınlığımız ibret ki ne ibret... Üstat Necip Fazıl’ın dediği gibi, Türk milleti üzerinde, hakkıyla müslüman olununca hangi seviyelere yükselineceği, terk etmeye kalkışılınca ne hallere düşüleceği görüldü. Diğer milletler de kendilerini bu yönden hesaba çekmeli. Bugün de aynı minval üzere bir yol ayırımındayız. Onun milletimiz hakkındaki tarihî teşhisiyle sözü tamamlayalım:

“Türk milleti, bütün tarih boyunca kaderinin devamlı ihtar ve ifşa edişleriyle meydanda olduğu gibi, ya olunca her şey olmaya, yahut olamayınca hiçbir şey olmamaya memur, ulvî ve çetin bir nasibe mazhardır; ve bu şanlı nasibin sert hükmünde, Türk milleti için, arslanın maiyetindeki karakulaklardan (tilki, çakal, sırtlan vesaire) biri olmaya mahsus, ikisi ortası bir muvazenecilik yoktur. O, bizzat arslan gibi, ya ormanların hâkimi yahut kafeslerin mahkûmu kalacak; birinci halde karakulaklar onun sığıntısı, ikinci halde de, o, karakulakların maskarası diye yaşayacaktır. Demek ki, bizim kendi kendimizi, kendi dar ve pek hudutlu çerçevemiz içinde dahi kurtarabilmemiz için, bağlı olduğumuz dünya parçasını da beraber kurtaracak ve o dünya parçasının bütün yeryüzüne üstünlüğünü gösterecek bir kudrete ulaşmamız lâzım... Yâni bir dünya çapında kurtarıcı olamadan, bu çapta kurtarıcılara mahsus bir hamle ve hazırlık sahibi bulunmadan, bu küçücük zatımızla bile kurtulamıyoruz.

Evvelâ şahsını, sonra bütün Doğu âlemini kurtarması, daha sonra da çepeçevre yeryüzüne ve insanlık kadrosuna sahip bir kurtuluş ifadesine varması için Türk milletine gereken yol, en girift, en mahrem ve en iç kavranışıyle İslâmiyet‘tir”. (Necip Fazıl; İdeolocya Örgüsü, 84)

Bayrak, milletin en üst seviyede ittifakı… Yüzlerce, hattâ binlerce yıllık gönül ve fikir birliği... Nesillerin oybirliği ile kararlılığı ile şekillenmiş sembol… Tarihî ittifak, uzlaşma; konsensüs… Gerçek bayrak, masa başında çiziliveren bir mühendislik işi değil, nesiller boyu millî ittifakla ortaya çıkan bir temsil âbidesidir… Bu mânâda da, Türk bayrağından üstünü yok. Türk bayrağından üstün bayrak yok! Hattâ ona yaklaşabilen bile yok. Müslüman olmamız sayesinde… Müslüman olması, tarihin en büyük hadisesi olan millete de bu bayrak yakışır. Ayyıldızlı Albayrak, tezimizin doğruluğuna delil.

Bu bayrak için “Başlar düşer, bayrak düşmez” denir.

Ufkumuzda!.. Yıldızı, Türk’ü ve besmeleyi; hilâli, kelime-i tevhidi ve İslâm’ı; beyazlığı saffeti, adaleti, dürüstlüğü ve ahlâkı; kırmızısı şehit olma şevkini, şehitliği ve gücü temsil eden bayrağın hep dalgalanması için!.. Evet ufkumuzda bu asırların şerefli hülasası, müslümanların tasvibi ayyıldızlı bayrağın kıyamete kadar dalgalanması için her Türk’e kimliğini bilmek, her müslümana Türk kimliğini bilmek vazifedir.

Bu yükümlülüğü en iyi bilen, yaşayan ve kalemle lâzım olan yerlere yayan; kalemle haldaş, yoldaş ve gönüldaş olan sizleri aşkla selâmlıyorum.

Bu yazı toplam 2947 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
ALİ ERDAL Arşivi
SON YAZILAR