AİLE KÖŞESİ

AİLE KÖŞESİ

AFFETMEYİ BİLEN ÇOCUKLAR YETİŞTİRMEK

AFFETMEYİ BİLEN ÇOCUKLAR YETİŞTİRMEK

İnsan hata yapan, yaptığı hatanın farkına varan, farkına vardığı hatasından dolayı pişmanlık duyan ve bu pişmanlıkla yaşamak zor olduğu için de bağışlanmaya muhtaç olan bir canlıdır. İnsanoğlunun muhtaç olduğu affedilme kavramını Robert Enright şu şekilde tanımlar: “Affetme haksız yere bize zarar veren kişiye karşı kızgınlık, olumsuz yargı ve ilgisizlikten vazgeçme iradesidir.” Yani affetme, yapılan bir kötülük/hata sonucunda öfke, hırs, intikam gibi olumsuz duygu, düşünce ve davranışları azaltıp bunların yerine sevgiyi çoğaltma kabiliyetidir. İnsan geçmişte yaşadıklarını değiştirme kudretine sahip bir canlı değildir fakat hikâyesini kendine anlatış şeklini değiştirerek affetmeyi kendi için kolaylaştırabilir.

İnsan affetmeyi de af dilemeyi de ailede öğrenir. Çünkü aile toplumun temel yapı taşı olduğu gibi insanın da temel yapı taşıdır. Çocukluğunda tecrübe ettikleri ile kendine bir temel oluşturan insan, hayatı boyunca o temelin üzerine bir bina inşa eder. Binanın sağlamlığının ve işlevselliğinin atılan temel ile orantılı olduğu hepimizce malumdur. Dolayısı ile affetme de dâhil olmak üzere insanı insan yapan tüm özellikler, değerler ve erdemler büyüdüğümüz aile ortamında kazanılır. Kötülükler karşısında sevgiyi çoğaltma kabiliyeti olarak da tanımlanan affetmenin temelinde yer alan kavramlardan bir tanesinin sevgi olduğu anlaşılmaktadır. Sevmeyi bilmeyen insan affetmeyi de bilmez. İnsanın sevmeyi öğrendiği ilk yer ise ailesidir. Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk kitabında, çocukluğunda anne babası tarafından sevilmeyen ve türlü travmalara maruz kalan bir kız çocuğu için yazılmış olan “Hayatı boyunca sevgi dilini asla aksansız konuşamayacak.” cümlesi ailenin bir çocuğun hayatında nasıl kritik bir yeri olduğunun altını sarsıcı bir şekilde çizer. Bir çocuk, ailesi tarafından sevilmemiş ve sevildiğini hissetmemiş ise sonradan bunu öğrenmesi de çok zor olur.

Affedebilmek için insanın ihtiyacı olan tek şey sevgi değildir elbette. Sevmeyi bilmek kadar empati kurmak, duyarlı, merhametli, şefkatli ve hoşgörülü, öz saygı sahibi olmak ve yılmazlık (yaşanan problemlerden sonra kendini toparlama gücü) da gerekir. Ve bunların temeli de tıpkı sevgi gibi ailede atılır.

İnsanın başkalarını bağışlayabilmesi için önce kendini affetmeyi bilmesi, kendini affedebilmesi için önce affedilmeyi tecrübe etmesi yani affedildiğini hissetmesi gerekir. Allah Teâlâ belki de bu yüzden Kur’an-ı Kerim’de defalarca affedici olduğunu ve affetmeyi sevdiğini kullarına hatırlatır. Çünkü affedilmek insana değişme isteği, kendini toparlama gücü, hem kendine hem de başkalarına karşı acımasız olmama meziyeti kazandırır. Tahmin edin insanın dünyada affedilmeyi tecrübe ettiği ilk yer neresidir? Evet, ailesi.

Peki, affetmeyi bilen çocuk nasıl bir ailede yetişir?

● Güven ve sevgi bağının olduğu ailelerde…

Güney Afrika’da affediciliği kolaylaştırmak için uygulanan bir ritüelde insanlar her gün bir defa ekmeği beraber bölerlermiş. Çünkü birisi ile bir anı paylaşmak, göz göze gelmek ve ona vakit ayırmak o kişiyle bağ kurmaya ve onu kolay kolay gözden çıkarmamaya yardımcı olur. İnsanlar beraber zaman geçirerek duygusal ve fiziksel olarak birbirlerine temas etmenin, iletişim kurmanın ve aynı atmosferi paylaşmanın tadına varırlar. Fakat günümüzde evlerin içine bakıldığında bu özel detaylardan mahrum olduğu görülür. Bırakın bir sofranın etrafında beraber en az bir öğün yemek yemeyi; günlerce aynı evin içinde birbirlerini görmeden, fark etmeden yaşayan onlarca aile vardır. Farklı odalarda geçirilen zamanlar, aile üyelerini ne yazık ki sadece fiziksel olarak değil duygusal olarak da birbirlerinden uzaklaştırır. Bu uzaklaşma, ihtiyacımız olan güven ve sevgi bağının önündeki en büyük engellerden biridir. Bu sebeple evin içini gözden geçirmek ve güven/sevgi bağının oluşup gelişebilmesine fırsat tanınıp tanınmadığına dikkat etmek gerekir.

● Affedilmenin tecrübe edildiği ailelerde…

Çocuklara istenildiği kadar doğrunun ne olduğu, uygun davranışın nasıl olması gerektiği anlatılsın çocuklar yapılması gerekeni söyleyenleri değil, yapılması gerekeni yapanları ilham alırlar. Dolayısıyla anne babası tarafından affedilmenin tadına varamamış, sürekli cezalandırılmış, sözlerine kulak verilmemiş, kabul görmemiş bir çocuğun affetmeyi öğrenmesi de zordur. Çocuk, evin içinde affedilmeyi koşulsuz bir şekilde tecrübe etmelidir. Ne yazık ki anne babalar çocuklarını affetmek için koşullar öne sürer (Bir daha .... yapmazsan seni affederim; Bir daha ..... ile görüşmezsen seni affederim vb.) ve o koşullar sağlanmadan da çocuklarını affetmezler. Fakat gözden kaçırılan nokta şudur ki bu tarz koşullu affedişler çocukları tatmin etmez. Sevildiği ve değer gördüğü için değil de istenen koşulu sağlayabildiği için affedildiği mesajını alan bir çocuğun benzer davranışı tekrarlama ihtimali daha yüksek olur. Bu sebeple evin içinde affetmek öncelenmeli ve herhangi bir koşula bağlanmamalıdır. Koşulsuz şartsız bir bağışlama çocuğa “Sen hatalarından ve günahlarından daha fazlasısın ve benim için değerlisin” demektir. Bu değere mazhar olan çocuk buna layık olmak için çabalar ve verilen bu değer çocuğa değişim gücü verir. Aynı hatanın gerçekleşmemesi için alınması gereken bir önlem ve çocuğun üzerine düşen bir sorumluluk varsa bunlar affetme eylemi gerçekleştikten ve çocuk bu hissi tattıktan sonra gündem edilmeli ve çocukla konuşulmalıdır.

● Gocunmadan özür dilenebilen ailelerde…

Özür dilemek, hata yapan kişinin yaptığı hatayı fark etmesi, sorumluluğu üzerine alması ve pişmanlık yaşaması sonucunda ortaya çıkan bir eylemdir. Aynı zamanda kötülüğe/hataya maruz kalan kişinin karşıdakini affetmesini de kolaylaştırır. Özür dilemeyi bilen çocuk, kendisinden özür dilenen ve özür dilemek istediğinde bunun için kendisine fırsat tanınan çocuktur. Bu sebeple anne babaların yeri geldiğinde çocuklarından özür dilemeyi otoritelerini sarsacak bir durum olarak algılamamaları ve çocukları onlardan özür dilemeye kalktığında “Yaptın artık bu hatayı, bu saatten sonra özür dilemenin bir kıymeti yok!” gibi ifadelerle onu hatasının sorumluluğunu üzerine almaktan ve pişmanlık duygusunu yaşamaktan mahrum etmemeleri önemlidir.

● Suçluluk ve utanç hissettirilmeyen ailelerde…

Ne yazık ki toplumumuzda çocuk bir hata yaptığında kendini ne kadar suçlu hissederse ve ne kadar utanırsa o davranışı tekrar etme ihtimali o kadar düşük olur gibi bir yanlış anlaşılma mevcuttur. Fakat suçluluk ve utanç duygularının çocuklar üzerinde yıkıcı etkisi fazladır. Çocuklar onlara ağır gelen bu duygularla baş etmeye çalışırken bir yandan da yaptıkları hatanın farkına varıp ondan ders çıkaramazlar ve olumlu yönlerini geliştirmek için harcayacak enerji bulamazlar. Bu sebeple aile içerisinde çocuklar üzerinde yıkıcı etkisi olan utanç ve suçluluk duygularının değil empati, sorumluluk alma, pişmanlık yaşama gibi duygu ve becerilerin geliştirilmesi gerekmektedir.

● Duyguları ifade etme fırsatı tanınan ailelerde…

Çocuklara duygularını ifade etme imkânı tanımak iki farklı açıdan ele alınması gereken bir konudur. Birincisi; çocuklar bir hata yaptıklarında yaşadıkları pişmanlık ve suçluluk duygusunu birileri ile paylaşmaya ihtiyaç duyarlar. Çünkü çocuğun hatasının sorumluluğunu üzerine alıp af dileme evresine ulaşabilmesi için öncelikle bu ağır duyguların yükünden kurtulmaya ihtiyacı vardır. Bu sebeple çocuğa bir hata işlediğinde kendini ve pişmanlık, suçluluk gibi duygularını ifade etme şansı tanınmalıdır. İkincisi; çocuklar kendilerine karşı bir hata işlendiğinde ve kalpleri kırıldığında yaşadıkları öfke, kırgınlık gibi duyguları muhatapları ile paylaşmaya ihtiyaç duyarlar. Fakat ne yazık ki bazı ailelerde çocuğun anne babasına karşı öfkesini ve kırgınlığını dile getirmesi saygısızlık olarak adlandırıldığı için çocuklara bunları ifade etme imkânı tanınmaz ve duygularını bastırmaları beklenir. Fakat kendini ifade etmesi için fırsat tanınmayan çocuk bu yüklerle yaşamaya devam ettiği için kalbinde affetmeye de af dilemeye de gerekli olan alanı açamaz. Bu nedenle duyguların yaşanmasının kaçınılmaz olduğu kabul edilmeli, çocuğa duygularını bastırması için baskı yapmak yerine onları uygun bir şekilde nasıl ifade edeceği öğretilmelidir.

● Çocuklarının yerine affeden anne babaların olmadığı ailelerde...

Anne babaların yaptığı hatalardan biri çocukları yerine affetmek ya da çocuklarını affetmeye zorlamaktır. Ebeveynler bu şekilde davranarak çocuklarına bu erdemi örnekleyerek öğretebileceklerini zannederler. Örneğin eve gelen misafirin, çocuk için önemli olan eşyalardan birine zarar verdiğini varsayalım. Misafirin kültürümüzdeki yeri ve ona atfedilen değer anne babaları böyle bir durumda misafire mahcup olmamak için araya girmeye iter. Ya yaptığı hatadan dolayı özür dilemeye kalkan misafire özre gerek olmadığı söylenir ya özür dilendikten sonra çocuğa “büyük bir istekle” o özrü kabul etmesi için baskı yapılır ya da çocuğa fırsat dahi tanınmadan “Hiç önemli değil, olur böyle şeyler.” denilerek özür ebeveynler tarafından kabul edilir. Anne babalar böylece affetmenin güzel bir erdem olduğunu çocuklarına öğretebildiklerini zannederler fakat kendi adına karar verilen, bir birey olarak kabul edildiğini hissetmeyen çocuk bu erdemi öğrenmek bir yana, öfke duygusuna kapılabilir ya da kendine olan saygısı zedelenebilir.

● Babaların da affedici olduğu ailelerde…

Ergenlerde algılanan ebeveyn affediciliği ile ilgili yapılan bir araştırmada (Makbule Cevher Fincan, Ergenlerde Algılanan Ebeveyn Affediciliği ile Umut ve İyimserlik Arasındaki İlişkinin İncelenmesi, Hasan Kalyoncu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık, Yüksek Lisans Tezi, 2019) gençlerin, annelerini babalarından daha affedici algıladıkları tespit edilmiştir. Çünkü evin içinde baba kuralcı, otoriter, disiplinli olan kişidir ve ne yazık ki affedicilik disiplinli olmak ile bağdaştırılmaz. Bu sebeple babalar kuralsız, her şeyi görmezden gelen kişi olmamak için ve otoriteleri sarsılmasın diye sert durmak zorunda olduklarını düşünürler. Bu yanlış yorumlamalar babaların çocuklarına karşı katı olmasına sebep olur ve ihtiyaç duyduğu zaman babasına sığınamayan, kendini affettirmek için denediği her kapı yüzüne kapatılan çocuklar, baba sevgi ve ilgisinden mahrum kalırlar. Bu da babalar ile çocuklar arasında zamanla kapatılması daha da zorlaşan mesafelerin oluşmasına sebep olur. Bir diğer risk de böyle bir evde büyüyen erkek çocuğunun bağışlamanın ona yakışmayan ve onun otoritesini zedeleyecek bir şeymiş gibi algılamasıdır. Unutulmamalıdır ki affetmeyi bilen çocuk anneler kadar babaların da evlatlarına kucak açmayı bildiği ailelerde yetişir.

Kaynak: Dib Yayınları                                                                                                                                                                                           Hazırlayan: Ayşe GÜREL- Bilecik Müftülüğü -İl Vaizesi

    

                                     İŞ OLSUN/ KOLAY GELSİN GELENEĞİ                                                                    

Eskidendi, eskimeyen zamanlardan, dağların dağlara kavuştuğu, insanın insanı anladığı, yürekçe konuşulduğu zamanlardan…

Anadolu kültürümüzde yardımlaşma ve dayanışma söz konusu olduğunda herkes elinden gelenin en iyisini yapma yarışına girer. İşi olan aynı zamanda meşguldür ve yemeye, içmeye, dinlenmeye neredeyse vakti yoktur… Başını kaşıyacak vakit bulamazsa ona el uzatacak komşusu, akrabası hısımı vardır. Ne güzeldir işi olana el uzatmak, bir işin ucundan tutmak, yardım etmek… Sizlere anlatacağım bu güzel geleneğimiz; “iş olsun/ kolay gelsin” geleneği. Anadolu’nun birçok yerinde devam eden ve işi başından aşkın kimselere “iş olsun/ kolay gelsin” demeye gitmek ve giderken gönlünden kopanı götürmektir… Misal kış ekmeği eyleniyor; onlarca kadın, kız ocak başında senitlerde hamur eziyor, ekmek uzun, yorucu bir iş ve kış bastırmadan direk direk yufkanın açılması gerek. Kimsenin başını kaşıyacak vakti yok, bunu gören konu komşu hısım akraba; “Falancalar ekmek ediyor, bir iş olsun, kolay gelsin demek gerek.” deyip yola düşerler ama bu yola düşmek elini kolunu sallayarak olmaz. Ekmek eyleyene en çok ne gerek? Sıcak sacın başında soğuk bir içecek: ayran, meşrubat, gazoz, şerbet… Karınları da acıkır ama başlarını kaşıyacak vakit yoktur. Ekmek saçta pişer hep bir elden büküp yenilir ama yanı başında bir çorba oluverse… Çorba gelir, getiren de buyur edilir. İş olsun, kolay gelsin hadi buyurun şunu da bi içiverin, denilir… İş yoğunluğunun üzerine ilaç gibi gelir komşu evden sıcak bir çorba… Böylece hayırlanır yapılan iş ve bereket dilenir getirene de yiyene de…

Ev taşıyanlar bilir o hengâmede insanın başını kaşıyacak vakti yoktur. Kapı çalınır gelen yeni yan komşudur; bir çaydanlık çay, bardak, şeker, bisküvi ile girer kapıdan. İş olsun, kolay gelsin, hoş geldiniz, der… Hadi buyurun bir yorgunluk çayı içelim… Çaylar içilir, kısaca sohbetler edilip yeni gelenler tanınır ve yorgunluklar hafifletilir. İş olur gider ama böyle kolaylamak, dinlemek, dinlendirmek, gönül almak ne de güzeldir.

“İş olsun/ kolay gelsin” geleneği Anadolu’da en çok hasat zamanı, düğün zamanı, bayramlarda, inşaat işleri ve tarla bahçe işlerinde görülür. Ağır ve zahmetli işlerde hem bir işin ucundan tutar gelen hem de ihtiyaç hâsıl olan şeyi sanki istenmiş gibi oracıkta hazır eder… Düğün zamanlarında özellikle kız evlerinde çeyiz hazırlığı ve oğlan evlerinde baklava açma etkinliklerinde “İş olsun” demek âdetlerimizdendir… “Komşu komşu, çeyiz bereketli olsun çay yorgunluğunuzu alır.” deyip kapıyı çalarlar. Çay, kek, börek, pasta vb. inceliklerle bezedikleri tepsiyi evin kızına uzatıp misafirlere ikram etmesini isterler. Kız evinde çay yok mu? Kek, pasta, börek yok mu? Var elbette ama iş yoğunluğundan başını kaşıyacak vakte bir küçük ikramdır iş olsun geleneği. “İşiniz kıdemli olsun, bereketli olsun, hayırlı olsun, kolay gelsin, kolay getirsin Allah” deyip, yapılan işi hem hayırlar hem de çalışan, iş yapan, yorulan kişilerin hâl hatırını sorarlar. Onların üzerinden yemek yapma yükünü alırlar. Hatta düğün zamanlarında konu komşudan çok dünür taraflarının akrabaları birbirine “iş olsun”a gider ve bu önemli bir âdettir. “Dünürüm yarın ‘iş Olsun’a geleceğiz kabul buyurun.” denir. Karşı taraf “Ne demek başımız üzere.” der ve yarına hazırlanılır, oğlan/kız tarafı gelecek diye… Dünür tarafının yanında gelenler de eli boş gitmezler ve yeni dünür evine kesme şeker paketi, çay paketi, kahve, kurabiye, lokum, helva vb. şeyler götürürler. Hediye götürenler de yeni dünür evinde iyice ağırlanır yedirilip içirilirler. Oğlan tarafı kız tarafına iş olsun dediyse kız tarafı da kendi akraba hısımı ile başka bir gün oğlan evine “iş olsun”a giderler ve aynı şekilde onların koltuklarının altında da benzer paketler vardır…

Tarla, bağ, bahçe hasat zamanında iş olsun geleneğimiz, genellikle hasat yerlerinde gerçekleşir. “İş olsun hısım, Allah yılına zamanına erdirsin. Hasatınız bereketli, buğdayınız diri olsun. Haydi buyurun bir ağzınız ıslansın…” Tarlada, hasadın orta yerinde, yorulmanın tadına varılmış alınlardan ter akarken “Selamünaleyküm, aleykümselam” deyip yapılan işe iştirak ederek azıcık da olsa dinlenip hoş sohbet etmek, getirilen ikramlardan yiyip içmek hangimize iyi gelmez? Gelir elbet. Elinden tutmak, yardım etmek, hatır sormak yorgunluğu alıvermez mi? Alır elbet. Anadolu’muzda hâlâ devam eden bu güzel gelenek insanlar tarafından “Ah, çok yorulduk, elimizi kolumuzu kaldıracak hâlimiz kalmadı, biri iş olsun, dese, kolaylasa ne güzel olurdu!” denilir. Yorgunluğumuz, vakitsizliğimiz bilinir, duyulur, dillenir ve biri gelmezse diğeri elinde bir tepsi ve tepsinin içinde acıkılmışsa yemek, susanmışsa içecek şeklinde sunulup “İş olsun komşum, hısımım, kardeşim, dünürüm…” deyiverir.

Zamanlar içinde bir zamandı. Uzakta bir tarlada pancar söken kadınlar, söküleni römorklara dolduran adamlar vardı. Hava sıcak, zaman dar, iş yorucu… Ter içinde çabalayanların dili damağı kurumuştu. Gördüm. Fark ettim ve sıcağı yoracak soğukluklarla yanlarına varıp “İş olsun, kolay gelsin, benim azım size çok gelsin, buyurmaz mısınız? Hem içelim hem tanışalım.” dedim. Buz gibi meyve sularını içerken bu geleneği bilip de devam ettirdiğim için “Ömrün çok bahtın açık olsun.” dileklerini başımın üstüne koydum ve boylu boyunca pancar tarlasını yürüdüm.

Kaynak: Dib Yayınları                                                                                                                                                                                           Hazırlayan: Ayşe GÜREL- Bilecik Müftülüğü -İl Vaizesi

 

Bu yazı toplam 935 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
AİLE KÖŞESİ Arşivi
SON YAZILAR