ALLAH RAZI OLSUN...

Bilecik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan düzenlediği sempozyumlarla Bilecikliler’in, Bilecikli olsun olmasın Bilecik’in tarihî tabiî mânâsını seven herkesin ve üniversitenin böyle ilmî faaliyetler demek olduğunu bilenlerin takdirini kazanmaya devam ediyor. Rektörümüz, sadece değerlerimizi kamuoyuna ve ilim dünyasına anlatmakla ve başka ilim adamlarına anlattırmakla kalmıyor, ilim ve fikir dünyasının dikkatini de memleketimize ve değerlerimize çekiyor. Kalplerimizdeki millî ıztırabı temsil ediyor ve teşhis ediyor.

Sadece adı bile takdire kâfi “Söğüt’ten üç kıtaya Osmanlı” sempozyumu sayesinde dünyanın çeşitli yerlerindeki üniversitelerde değerlerimizin idrakinde pek çok ilim adamı olduğunu memnuniyetle gördük ve güvenimiz arttı. İnsanımız, en azından hisleri ile millî değerlerinin ve bunların gün gün kaybolmakta olduğunun farkında. Ama eğitim çarkının seri halde ürettiği Batı özentisi aydınlar bu hislerden uzak. Hattâ bunlara düşman. Bir asrı aşan süredir yaşanan nesiller arası çatışma, milletimizi bedbin yapıyor... Şikâyetten ve üzülmekten başka bir şey gelmiyor elden... Değerlerimizin üniversite tarafından ifadesi bu bakımdan çok mühim… Böylece şikâyet ve üzüntülerin, aslında halledilmesi mümkün memleket meseleleri olduğu idrakine yol açılıyor. Bu idrakte aydınlar olduğunu ve onların da meseleye sahip çıktığını görmek ümit veriyor. Son olarak düzenlenen “Türk Mutfak Kültürü Sempozyumu”nda bunu daha iyi anladık.

Halk arasında “Deli doktoru” diye tanınan meşhur ruh ve sinir hastalıkları uzmanı Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman’a adamın birisi bir münakaşa anında “deli!” diye bağırmış… Kime ne söylediğinin farkında değil… “Deli Doktoru”ndan şu cevabı almış: “Senin bana deli demen, bir şey ifade etmez. Ama ben sana deli dersem, görürsün gününü!” Neden; çünkü onun dediği “rapor” olacak ve adam halk tabiri ile “tımarhaneyi boylayacak”…

Bizim sosyal yaraları ifade etmemiz, değerlerimizin yok oluşuna üzülmemiz, geleneklerimiz kayboluyor diye hayıflanmamız eskiye hayranlık kaprisleri gibi görülebiliyor ve kasıtla gösterilebiliyor. Ama bunlar ilim kürsülerinden ilim adamları tarafından ifade edilince onların sosyal yaralar olduğunu anlamanın yolu açılıyor.

“Üniversite”, Azmi Hoca’nın gayretleri, azmi ve diliyle, millî bir meseleyi somut halde “teşhis” ediyor: “Karabasan gibi çöken küreselleşmede, dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi geçmişten günümüze intikal eden sofra adabı, sofra kültürü hepsi kayboldu. (…) en önemlisi de müşterek yenilen en az 2 yemeğin etrafında toplanan aile bireylerinin dededen toruna birbirlerine görgüyü aktarmaları... Nasıl oturulacak, nasıl kalkılacak, nasıl konuşulacak, nerede nasıl davranılacak… Bunların büyüklerden küçüklere aktarımı hep bu sofralar etrafında olurdu.”

Talebelerinin tabiri ile “Azmi Hoca”, millî ıztırabı dile getiriyor: “Türkler’de yemek kültürü aynı zamanda paylaşmayı öğretirdi. Aynı zamanda şükretmeyi öğretirdi. Devletimize, milletimize, Allahımıza şükretmeyi öğretirdi. Ama hepsi kayboldu. Sabretmeyi öğretirdi, büyük gelmeden sofraya başlamamayı öğretirdi.”

Öyle bir ailede doğmuş, o değerlerle büyümüş ve şahsiyeti şekillenmiş, o hayatı yaşamış biri olarak, ıssız bir adaya düşer gibi modern tüketim hayatının içinde kalakalmış her fert gibi bu teşhisi üniversite dünyasından duyduğum için çok mutluyum. İyi ki şehrimize üniversite kurulmuş… Kalplerimize ferahlık verenlerden Allah razı olsun.

Bu yazı toplam 632 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR