MUZAFFER ÇEVEN

MUZAFFER ÇEVEN

KENDİ HİKÂYEMİZ…

KENDİ HİKÂYEMİZ…

Hayatımız şiir, fıkra, roman, hikâye mi ya da bir kimseye, bir şeye ilâve edilen bir şey mi? Hayatımız şiir, fıkra, hikâye, roman, film olsa… Yine de tam açıklanamayan ve eksik kalan bir tarafı olurdu… Hayatımızı zehir eden her ne ise panzehri de aslında içimizin derinliklerindeki kara deliklerde… Kendi dünyalarımızı kendimize ve başkalarına zindan etmek, zehir etmek… Nefes almak ve vermek bile aslında en büyük nimet iken, fikirsiz, zikirsiz ve şükürsüz geçen hayatımız ve biz… Fikir çilesi çekmeden çekilen her çile bizi bizden uzaklaştıran ve hayatımızı çürüten yegâne sebep… Şikâyet ettiğimiz hayatımız belki de başkalarının hayâlleri… Kendi hikâyemizi, yazan da çizen de biziz… Hikâye dediğimiz her ne ise… Bütün mesele, karakterli, kişilikli olabilmek… Karakterli, kişilikli olursak eğer, kendimize ait hikâyemiz olur, yoksa küçük insanların küçük hikâyelerinin küçük bir parçası oluruz… Hikâyemizi bir başkası yazmaz, bizzat biz yazarız… Bu, bize ait iradenin gereği… Hikâyemizi yazarken kalemi biz tutarsak ne âlâ… Kalemimizi birileri tutarsa veya kalemimizi birilerine kiralarsak işin rengi değişir, dilli düdüğe dönüşürüz, birilerinin öttürdüğü düdük oluruz…

Necip Fazıl Kısakürek’in ifadesiyle: “İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su; bir hayata çattık ki hayata kurmuş pusu; geldi ölümlü yalan gitti ölümsüz gerçek; siz hayat süren leşler sizi kim diriltecek?”… Hayatımızı iyi ve anlamlı kullanmadan uzun süre yaşasak, hikâyemiz tamam mı olurdu? Hayatımızın hep mutlu geçmesi mümkün mü? Hayâlini kuracak neyimiz kalırdı? Bir bütün olmayan şiir gibi hayatımızın bir başı bir de sonu var… Hayatımızın kırk yaşına kadar geçen yılları kitap, geri kalan yılları da kitabın eleştirisi gibi… Hayatımız olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi… İnkârı mümkün olmayan gerçek, doğduğumuzda dünyaya hiçbir şey getiremiyoruz; ölürken de hiçbir şey götüremiyoruz… Hayatımız yokuşlu ve inişli… Yola çıktığımızda yokuşu tırmanırken rastladıklarımıza, inişte ihtiyaç duymamak vefâsızlık… Maalesef, geçilecek ve yakılacak köprüleri, birbirinden ayırt edemiyoruz… Hayatımızı kolaylaştırmak ya da zorlaştırmak bize bağlı… Dünyaya geldiğimizde ağlarken çevremizdekiler gülüyorlardı… Kendi hikâyemizi öyle güzel yazıp yaşayalım ki, öldüğümüzde çevremizdekiler ağlarken biz gülümseyerek ötelerin ötesine gidelim… Kalpler kırılmasın, onurlar zedelenmesin… Kendi hikâyemiz ve biz… Hikâyemizin güzel olması veya olmaması bizim tercihimiz… “Hayatınız kötü bir yola girmişse unutmayın; direksiyondaki sizsiniz.” (Marlynn Longston)… Dönüp geçmişimize baktığımızda hayatımızın sonuna gelmeden gömleğimizin düğmelerini en başta yanlış iliklediğimizi bir anlayabilsek sorun olmazdı… Sonuçta geldiğimiz noktada kimseye zararımız olmasa da biz ziyan oluyoruz… Tercih ettiğimiz, kabullendiğimiz kendi hikâyemizi yazıyoruz, yaşıyoruz… Sözlerimiz ne kadar güzel olsa, bir yere kadar… Sözlerin hükmünün bittiği yer, Hak sözü… Hak sözündeki icaz ve belagat (pürüzsüz ve kusursuz anlatım), insanüstü ve en güzel şiirden, hikâyeden, romandan öte… Hak sözü, hepsinden daha etkili, anlamlı ve güzel... Hak sözü, söylendikçe ve tekrar edildikçe asla usanç verici değil, haz verici… Hak sözü, bütün insanlığa verilen çağlar üstü mesaj… Hak sözü her bir güzel sözden öte, mucize… “Sen bundan (Kur’an gelmeden) önce bir kitap okumuş ve onu yazmış değildin. Eğer öyle olsaydı bâtıl yoldakiler, ‘Kur’anı başkasından öğrenmiş veya önceki semâvî kitaplardan almış’ derler ve Yahudiler de, ‘Onun vasfı Tevrat’ta ümmidir, bu ise ümmi değil’ diye şüpheye düşerlerdi.” (Ankebut, 48)…

Kendi hikâyemiz, ‘ben’ odaklı olmalı… ‘Ben’, içimizdeki ‘ben’e uymalı… Bu; insan olabilmenin ve insan kalabilmenin gereği… Kendi hikâyemizi yazdığımızda, tarihte hep şanlı idik… Ne zaman kalemimizi birileri tutmaya başladı; işte o zaman durakladık, duraksadık ve yıkılmaya, çökmeye başladık… Kalemimizi tutan eller, içimizdeki yerli Lawrence’lar olunca, işin vahametini pek anlayamadık… Gerçek kahramanlar ‘hain’, sahte kahramanlar ‘kurtarıcı’ bilinir oldu… Bu nasıl mı oldu? Yavaş yavaş, sinsice kurulan tuzaklarla oldu… Hainler, en yakınımıza kadar sokuldular… Hep yüzümüze güldüler, kraldan fazla kralcı oldular… Sonra olan oldu… Bindiğimiz dalı kestik, kalemimizi tutmalarına izin verdik… Bilim diye dayattıklarını bir güzel kabul ettik… Elimizi vermemiz yetmedi… Kolumuzu, ayağımızı, başımızı, her bir âzamızı kaptırdık… Önümüze koyduklarıyla avunduk, ağaçları kestik, taşları yonttuk… Yüreklerimiz taşlaştı, gülemez-ağlayamaz olduk… Her şey halk için dendi, halkın aleyhine nice haltlar yapıldı… Nasıl düşüneceğimize, nasıl hissedeceğimize bile karışıldı… Sözüm ona her bir şey özgürlük adına yapıldı… Kendi uçağımızı yaptık, ‘uçak değil soba yapabilirsiniz dediler… Yaptığımız her ne ise, göze battı… Yerli malı dendi, sadece meyve sebze yenildi, yerlilik bundan ibaret sanıldı… Kendi hikâyemiz böyle başladı… Şimdi kendi hikâyemizi hem yazıyoruz hem yaşıyoruz… Neler yapmıyoruz ki… Yeter ki, Türkiye olarak birlik ve beraberliğimizi koruyalım, memleket meselesine millî zaviyeden bakalım… O zaman, Türkiye’mizin ilk yerli uçağını yapan ve bu uçakla ilk ve tek uçuşunu 28 Ocak 1925’te gerçekleştiren Vecihi Hürkuş’un hazin hikâyesini, “Gümüş Motor Fabrikası” hikâyesini ve diğerlerini daha iyi anlayabiliriz… Bugün geldiğimiz noktada, “motor da yapılır, otomobil de yapılır, helikopter de yapılır, uçak da yapılır, (s/t)iha vb. de yapılır, hepsi yapılır.” hikâyelerimizi daha iyi anlayabiliriz… 1950’lerde Almanya’da püskürtmeli motor konusunda uzmanlaşan, Türkiye’de ilk yerli motoru üreten Türk mühendisi Prof. Dr. Necmettin Erbakan‘ı ve Pancar Motor’la başlayan akamete uğratılan çalışmaları daha iyi algılayabiliriz… Türkiye’nin ilk yerli motorunun yapılmasını ve Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve ekibi tarafından yapılan Devrim Otomobili hikâyesini daha iyi idrak edebiliriz… Fırsat bulursa veya verilirse, ülkemiz insanın millî teknolojiyle harikalar yapabileceğini daha iyi kavrayabiliriz… Yerli otomobil TOGG’in tanıtımının ‘’Made in Turkey’’ değil ‘’Made in Türkiye’’ diye yapılmasının istenmesini ve nedenini çok daha iyi anlayabiliriz…

Kendi hikâyemizi yazmaya başlamamız ve yaşamamız, birçok dış mihrakı ve içimizdeki uzantılarını varsın rahatsız etmeye devam etsin… Bizim için önemli olan tek şey, kadim medeniyet kodlarımıza dönmek, üretmek, kendi malımızı kaliteli yapabilmek ve bunu ileri teknolojiyle taçlandırmak ve çağdaş uygarlık düzeyini aşmak… Geleceğin Türk Mucitleri çocuklarımızın, gençlerimizin ve halkın içinde kaybolmuş ustalarımızın Ar-Ge çalışmaları ile desteklenmesi son derece önemli… Bunun en güzel örneği, Çelik Kubbe, alt yapı çalışmaları… Bölünmüş yollar ve otoyollar (2002'de 6.100 km olan bölünmüş yol ağının, 28.000 km'nin üzerine çıkarılması), İstanbul'a yapılan Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Osmangazi Köprüsü ile Marmara Denizi'ni çevreleyen ulaşım ağı, Çanakkale'de iki kıtayı birbirine bağlayan 1915 Çanakkale Köprüsü, Marmaray’ın hizmete sokulması… 26 olan havalimanı sayısının 58'e yükseltilmesi, İstanbul Havalimanı’nın yapılması… Hızlı tren (YHT) hatlarının yaygınlaştırılması ve demiryolu ağının geliştirilmesi (Ankara-Konya, Ankara-Eskişehir, İstanbul-Eskişehir hatların hizmete girmesi)… Ovit Tüneli gibi büyük tünel projeleriyle zorlu coğrafyalarda ulaşımın kolaylaştırılması… Türkiye genelinde modern ve yüksek kapasiteli şehir hastanelerinin inşa edilmesi… Dar ve orta gelirli vatandaşlar için Toplu Konut İdaresi (TOKİ) aracılığıyla milyonlarca konut inşa edilmesi… Karadeniz'de doğal gaz rezervlerinin keşfedilmesi ve bu gazın karaya ulaştırılarak kullanıma sunulması... Türkiye'nin ilk nükleer enerji santrali olan Akkuyu Nükleer Santrali'nin yapılması… TUSAŞ, ASELSAN, ROKETSAN gibi yerli savunma sanayii kuruluşlarının güçlendirilmesi… İnsansız Hava Araçları (İHA) ve Silahlı İnsansız Hava Araçları (SİHA) üretimi… TUSAŞ Hürkuş, Bayraktar Akıncı, Kızılelma gibi projelerin hayata geçirilmesi… Türkiye'nin yerli otomobili TOGG'un üretimi ve piyasaya sürülmesi…

Görmek için iki göz yeterli aslında… Keşki, kendi hikâyemizi başka ülkede yaşayanların gördüğü kadar görebilsek... Keşki, bir zamanlar “Fırat’ın batısına geçecekler ve sen de mal mal izleyeceksin.” diyenleri hatırlayıp, kendimize gelebilsek ve tarihin doğru tarafında olabilsek en azından… Yapılanlara hep kulp bularak, eleştirel yaklaşılması doğru değil… Bu kafa, Jön Türk kafası… Gerçek Türkçülüğü Jön Türk’lük zannedenlere, laf anlatmak kolay değil gerçekten… Üçüncü göz (kalp gözü) ile görenlere ihtiyaç var… Selam, sevgi ve saygılarımla. https://bit.ly/muzafferceven

Bu yazı toplam 175 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
MUZAFFER ÇEVEN Arşivi
SON YAZILAR