Prof. Dr.  BURAK ÖZTÜRK

Prof. Dr. BURAK ÖZTÜRK

Roma Coğrafyasında Endüstriyel Teknik Hikâyeler Kapıda Kalanlar

Roma Coğrafyasında Endüstriyel Teknik Hikâyeler Kapıda Kalanlar

Vrelin şehri, Vrelin Teknik Üniversitesi, kişiler, şirketler ve olaylar bu hikâye için oluşturulmuştur.

Luka Kovač, rektör yardımcısının odasına girdiğinde pencere açıktı. İçeri serin bir hava doluyor, masanın kenarındaki kâğıt hafifçe kıpırdıyordu.

Profesör Ana Vuković gözlüğünü çıkarıp önündeki raporun üzerine bıraktı.

— Gel Luka. Şu hesabı bana bir anlat.

Luka oturdu.

Üniversitenin bir yıl boyunca dış şirketlere verdiği danışmanlıklardan elde ettiği gelir otuz altı bin dolardı. Bunun otuz iki bin doları, Luka’nın yürüttüğü projelerden gelmişti.

— Senin projelerin iki milyon dolar değil miydi?

— Toplam bütçeleri o civarda. Ama tamamı bizim gelirimiz değil. Şirketlerin üretim giderleri var, cihazlar var, personel var. Üniversiteye giren danışmanlık bedeli ayrı.

Ana başını salladı.

— Yaklaşık dört yüz doktoralı akademisyenimiz var. Doksan dokuzu mühendislik kökenli. Bu tabloyu bakanlığa nasıl anlatacağız?

Luka, masanın üzerindeki rapora baktı.

— Herkesin aynı imkânı yok. Bazı arkadaşlar derslerden başını kaldıramıyor. Ama dışarıdan birini getirdiğimizde de işini kolaylaştırmıyoruz.

Ana bir süre sustu.

Matematikçiydi. Yıllarca mühendislik matematiği anlatmış, sonraları istatistik ve üretim verimliliği üzerine çalışmıştı. Bir işletmenin sorununu dinlerken önce sayıları sorar, sonra o sayıların nasıl elde edildiğine bakardı.

Son haftalarda kantonun yükseköğretimden sorumlu bakanlığı üniversitelere aynı çağrıyı yapıyordu: Şirketlerle çalışın. Araştırmalarınızı geliştirin. Öğrencilerinizi projelere katın.

Ana, önündeki yazıyı kapattı.

— Görüştüğün şirketler vardı. İki arkadaşından söz etmiştin.

— Evet.

— Çağır onları. Ne istediklerini dinleyelim.

Luka çıkarken kapıda durdu.

— Bunlar yalnızca destek mektubu almaya gelmeyecek.

Ana hafifçe gülümsedi.

— İyi ya. Bizim de biraz gerçek işle uğraşmamız lazım.

---

Emir Hadžić toplantıya on dakika erken geldi.

Elindeki çantayı yere bırakmadan Luka’yla tokalaştı.

— Geç kalmayalım dedim hocam.

— Daha zaman var. Marko nerede?

— Arabayı koyacak yer arıyor.

Marko Babić birkaç dakika sonra koridorun başında göründü. Omuzlarına kadar gelen saçlarını ensesinde toplamıştı. Bir elinde bilgisayar çantası, diğerinde kapağı tam kapanmamış bir kahve bardağı vardı.

— Şu otoparkın yazılımını da ben yapayım, dedi. Boş yeri bulmak, programı yazmaktan zor.

Luka güldü.

Marko az konuşan biriydi. Ancak bildiği bir konu açıldığında çekingenliği kaybolur, karşısındakine bir şey gösterebilmek için masadaki her kâğıdı önüne çekerdi.

Ana onları bekletmeden içeri aldı.

Emir çantasından bir protez parçası çıkarıp masaya bıraktı. Metalin ahşaba değdiğinde çıkardığı ses odada kısa bir an asılı kaldı.

— Tümör hastaları için geliştirmek istediğimiz sistem bu, dedi. Diz çevresindeki kemiğin bir bölümü alındığında kullanılan parçalardan biri.

Ana parçayı eline aldı.

— Beklediğimden ağırmış.

— Hasta bunu her adımında taşıyor.

Emir’in şirketi protez parçaları üretiyordu. Şimdi daha hafif bir sistem geliştirmek, kullanılan malzemeyi ve üretim maliyetini azaltmak istiyordu. Fakat bunun için yalnızca imalat tecrübesi yeterli değildi.

Luka parçayı gösterdi.

— Nereden malzeme azaltabileceğimizi hesaplayacağız. Sonra üreteceğiz ve deneyeceğiz. Yük taşıyan bir yapıda küçük bir değişikliğin bile sonucuna bakmamız gerekiyor.

— Yorulma deneyleri de olacak mı? diye sordu Ana.

— Olacak. Tek seferlik yük altında dayanması yetmez.

Emir başını salladı.

— Ben hafif yaptım diye övünürken bir insan ikinci kez ameliyata girecekse o işin anlamı yok.

Marko bilgisayarını çevirdi. Ekranda üç boyutlu bir kemik modeli vardı.

— Biz de tasarım tarafında çalışıyoruz.

Uzun parmaklarıyla modeli döndürdü.

Kişiye özel protez tasarımına yardımcı olacak bir program geliştiriyordu. Görüntüleme verilerinden elde edilen anatomik modeller üzerinde bazı işlemleri hızlandırmak, tasarım ve üretim arasında daha düzenli bir iş akışı kurmak istiyordu. Hekimin ve mühendisin kararları sistemin merkezinde kalacaktı.

— Henüz tamamlanmış bir ürünümüz yok, dedi. Bazı bölümleri çalışıyor. Ama farklı vakalarda doğrulamamız, üretimle birleştirmemiz gerekiyor.

Avrupa’daki klinikler ve araştırma ekipleriyle görüşüyordu. Beş-altı milyon avroluk ortak proje başvuruları hazırlamayı hedefliyorlardı.

— Üniversiteden ortak arıyoruz. İsmini dosyaya yazacağımız bir yer aramıyoruz. Birlikte çalışacak insanlar lazım.

Ana sandalyesini ekrana biraz yaklaştırdı.

Soruları bu kez daha uzun sürdü. Deney sayıları, veri kalitesi, üretim değişkenleri konuşuldu.

Toplantının sonuna doğru Emir çantasından atölyenin fotoğraflarını çıkardı.

Üniversitenin arka tarafında, yıllardır doğru dürüst kullanılmayan bir çalışma alanı vardı. Prototip üretimi için burayı kiralamak istiyordu. Hassas döküm çalışmalarını gerekli altyapı kurulduktan sonra başlatacaklardı. İşin niteliği gereği büyük bir kadroya ihtiyaç yoktu; yetişmiş birkaç çalışan ve doğru düzenlenmiş bir süreçle başlanabilirdi.

— Aylık üç-dört bin dolar kira ödeyebiliriz, dedi. Öğrenci burslarına da yaklaşık o kadar ayırırız. Deneyleri laboratuvarınızda yaptırır, ücretini ayrıca öderiz.

— Öğrencileri nasıl çalıştırmayı düşünüyorsunuz?

— Önce eğiteceğiz. Yapabilecekleri iş belli olacak, sorumlusu belli olacak. Dökümhaneye öğrenci doldurup üretim yaptırmak gibi bir düşüncemiz yok.

Emir fotoğraflardan birini Ana’ya uzattı.

— Camın önündeki kısmı onlara ayırabiliriz. Bilgisayarlarını koyarlar. Çizim yaparlar, ölçüm sonuçlarını değerlendirirler.

Luka fotoğrafa baktı. O alanı gezerken zeminin durumunu, havalandırmayı ve elektrik hattını incelemişti. Emir’in aklında öğrencilerin masaları kalmıştı.

— Ben burada bir iş olsun istiyorum, dedi Emir. Çocuklarımız hep gitmesin. Biz de her iş için dışarıya bakmayalım.

Ana dosyaları önünde topladı.

— Genel sekreterlikle görüşün. Yer ve sözleşme kısmını başlatalım. Araştırma planını da ayrıca konuşuruz.

Odadan çıktıklarında Emir’in yüzü açılmıştı.

Marko, bilgisayar çantasını omzuna geçirdi.

— Galiba bu sefer oluyor.

---

Genel Sekreter Petar Jurić onları gülümseyerek karşıladı.

— Buyurun, buyurun. Ana Hanım haber verdi.

Dinlerken birkaç kez aynı kelimeyi kullandı:

— Fevkalade.

Kira gelirini duydu.

— Fevkalade.

Öğrenci burslarını dinledi.

— Çok güzel.

Avrupa Birliği projelerine gelince arkasına yaslandı.

— Bunları artırmamız lazım zaten.

Luka rahatlamaya başlamıştı ki Petar önündeki evraklara baktı.

— Yalnız şu sıralar biraz yoğunluğumuz var. Yer meselesini Dragan Bey’le görüşün. İdari ve teknik olmayan hizmetlerden o sorumlu. Atölye de onun biriminden geçiyor.

Luka’nın yüzündeki ifade değişti.

Petar bunu fark etmedi.

— Ben kendisine söylerim.

Dragan’ın adı duyulur duyulmaz Luka’nın aklına Haris’in elleri geldi.

Bir sabah otoparkta görmüştü onu. Hava daha aydınlanmamıştı. Dragan’ın otomobilinin yanına bir kova koymuş, kaportayı yıkıyordu. Montunun kollarını yukarı kıvırmıştı. Sık sık ellerini birbirine sürtüyordu.

— Haris, ne yapıyorsun bu saatte?

Adam başını kaldırmıştı.

— Araba hocam.

Kimin arabası olduğunu söylemesine gerek yoktu.

Luka sonradan bunun tek seferlik bir iş olmadığını öğrenmişti. Dragan kendi otomobilini personele yıkatıyordu. Bir gün olmazsa ertesi gün. Bazen yardımcısının otomobili de getiriliyordu.

Haris’in o gün söylediği cümle kulağındaydı:

“Ben temizlikçiyim hocam. İşimden utanmam. Ama onun arabasını yıkamayınca neden işimi kaybetmekten korkayım?”

Petar hâlâ konuşuyordu.

Luka başını salladı ama söylediklerini tam duymuyordu.

Dragan’ın sekreteri Jelena’yı düşündü.

Kadın bir gün odasına gelmiş, önce kapıyı kapatmıştı. Oturunca çantasını kucağında tutmuştu. Çocukların yaptığı gibi, sapını parmağına dolayıp çözüyordu.

Tuvalete gittiği sırada Dragan bilgisayarının başına geçmişti. Açık kalan oturumundan çalışanların kendi aralarındaki yazışmalarını okumuştu. İnsanlar grupta onun baskılarından, bağırmalarından, kişisel işlerini yaptırmasından yakınıyordu.

Dragan, kimin ne yazdığını tek tek öğrenmişti.

Jelena bunu anlatırken gözleri dolmuştu.

“Bilgisayar benim diye hepsini ben göstermişim sandılar hocam.”

Ardından yaklaşık otuz kilometre uzaktaki kasabada bulunan bir yerleşkeye gönderileceği bildirilmişti.

Sabah çocuğunu okula bırakıyordu. Eşi vardiyalı çalışıyordu. Arabaları yoktu.

“Ben oraya nasıl gideceğim?” diye sormuştu Luka’ya. “Çocuğu ne yapacağım?”

Sendika devreye girince görevlendirme geçici olarak askıya alınmıştı. Fakat kadın her sabah aynı odaya, aynı adamın yanına dönüyordu.

Luka gözlerini Petar’dan ayırıp masanın kenarına baktı.

Sonra işçiler geldi aklına.

Bir öğle arası üçü birden odasına girmişti. İçlerinde Müslüman olanlar da vardı. Haris konuşurken öbür ikisi kapıya bakıyordu. Dragan’ın herkese bağırdığını, bazılarını özellikle insanların önünde küçük düşürdüğünü anlatmışlardı. Haris, kendisine yöneltilen dinine ilişkin küçümseyici sözleri aktarırken başını kaldırmamıştı.

Luka o gün hiçbir teknik sorunu çözerken hissetmediği kadar çaresiz hissetmişti.

İşçilerden biri:

“Bir gün kendimi tutamayacağım,” demişti.

Luka hemen karşısına geçmişti.

“Sakın. Ne kadar öfkelenirsen öfkelen, el kaldırma. Sonra senin yaptığın konuşulur. Evin, çocuğun var. Yaşadıklarınızı yazın, belgelerinizi saklayın. Sendikaya, yetkili makamlara başvurun.”

“Başvurduk hocam.”

Kurumun şikâyet sistemini de o gün anlatmışlardı. Başvuruların yönlendirilmesinde Dragan’ın birimi söz sahibiydi. Kendi hakkındaki şikâyetlerin bile önce onun önüne düştüğünü söylüyorlardı. Bazı dosyalar üst yönetime ulaşmadan kurum içinde çözüldü diye kapatılıyordu.

Petar’ın sesi Luka’yı yeniden odaya getirdi.

— Siz aşağıya geçin. Ben ararım.

Luka doğruldu.

— Petar Bey, başka bir birim üzerinden ilerlesek?

— Neden?

— Dragan Bey’le ilgili ciddi sorunlar duyuyorum. Çalışanlardan gelen şikâyetler var. Bu insanları daha başlangıçta bir sıkıntının içine sokmak istemiyorum.

Petar gülümsedi.

— Yok Luka. Benim sözümden çıkmaz.

— Yine de…

— Merak etme. Halledilir.

Luka, Emir’le Marko’ya baktı.

İkisi de sessizce bekliyordu.

---

Dragan’ın kapısı kapalıydı.

Sekreter içeriyi aradı, gelenleri bildirdi.

— Bekleyecekler, dedi ahizedeki ses.

Kadın telefonu kapatıp onlara döndü.

— Biraz beklemenizi rica ediyor.

Koridorda iki sandalye vardı. Birinin üzerine evrak kutuları konmuştu, ötekinin ayağı kırılmıştı. Emir dosyasını kolunun altına aldı. Marko bilgisayar çantasını yere bıraktı.

Ayakta beklemeye başladılar.

On dakika sonra Dragan’ın odasından bir adam çıktı. Ardından başka biri geldi, selam verip doğrudan içeri girdi.

Emir saate baktı.

Yirmi dakika geçti.

Luka sekretere yaklaştı.

— Görüşme uzun sürecek mi?

Kadın gözlerini kapıya çevirdi.

— Bilmiyorum hocam.

Bir süre sonra kapı açıldı.

Dragan eşikte göründü. Kalın bıyıklı, geniş omuzlu bir adamdı. Gömleğinin kolları bileklerine kadar kapalıydı; kravatını biraz gevşetmişti. Emir’le Marko’ya baştan aşağı baktı.

Luka bir adım attı.

— Dragan Bey, genel sekreterimizin yönlendirdiği…

Dragan işaret parmağını hafifçe kaldırdı.

— Biraz daha.

Koridorun sonundaki görevliye seslendi. Bir anahtar istedi. Aldıktan sonra tekrar odasına girdi.

Kapı kapandı.

Marko eğilip çantasını yerden aldı. Askısını omzuna taktı, çıkardı. Emir duvardaki duyuruyu okumaya başladı. Aynı satırın önünde dakikalarca kaldı.

Bir saate yakın zaman geçmişti.

Luka, onları buraya getirmemiş olmayı ilk kez o sırada istedi.

Sonunda sekreter içeri baktı.

— Buyurun, dedi.

---

Dragan masasının arkasında oturuyordu.

İçeri girdiklerinde başını hemen kaldırmadı. Önündeki kâğıda bir şey yazdı, kalemin kapağını kapattı, sonra yüzlerine baktı.

— Evet?

Kimseye oturmasını söylemedi.

Emir ile Marko, masanın önündeki koltukların yanında ayakta kaldılar. Luka da kapıya yakın duruyordu.

— Arkadaşlarımızın projelerini anlatacaktım, dedi Luka.

Dragan geriye yaslandı.

— Anlatın.

Luka birkaç cümleyle çalışmaları özetledi. Emir atölye dosyasını uzattı. Dragan almadı.

— Ne vereceksiniz buraya?

Emir kira tutarını söyledi.

— Bir de öğrenciler için burs bütçemiz var. Laboratuvar testlerini…

Dragan kısa bir gülüş çıkardı.

— Arkadaşım, biz üniversitenin giriş kapısına beş yüz bin dolar harcadık.

Emir’in uzattığı dosya elinde kaldı.

— Sizin vereceğiniz beş-altı bin dolara bu üniversitenin ihtiyacı mı var? Sen mi kurtaracaksın üniversiteyi?

Marko gözlerini Luka’ya çevirdi.

Luka’nın yüzü ısındı.

— Konu yalnızca kira değil, dedi. Ortak projeler, öğrenciler…

— Hocam, biz burada her gün kaç kişiyle görüşüyoruz, biliyor musunuz?

Emir dosyasını yavaşça indirdi.

— Biz de işimizi bırakıp geldik. Randevumuz olduğu söylendi.

Dragan bıyığının üzerinden parmaklarını geçirdi.

— Geldiniz diye yer mi vereceğiz?

Odadaki sessizlik uzadı.

Luka, Dragan’ın Sırp olduğunu biliyordu. Hristiyan olduğunu da. Fakat karşısındaki adamın yaptıklarında kendi inancından tanıdığı hiçbir şey bulamıyordu.

Haris’in elleri geldi aklına.

Jelena’nın çantasının sapına doladığı parmağı geldi.

Sen kiliseye girince ne söylüyorsun? diye düşündü. İnsanların yüzüne bakarken burada yaptıkların hiç aklına gelmiyor mu?

Kendi kilisesinin yaşlı pederini düşündü. Ayinden sonra kapının önünde durur, konuşmak isteyen son kişi gidene kadar beklerdi.

Ped ere mi anlatsam? diye geçirdi içinden. Bir de o mu konuşsa?

Ardından bu düşünce içini daha fazla acıttı. Bir üniversitede çalışanların hakkını korumak için din adamından yardım istemeyi düşünüyordu.

Telefon çaldı.

Dragan ekrana bakınca doğruldu.

— Buyurun Genel Sekreterim.

Dinledi.

— Evet… Buradalar… Tabii, ilgileniyoruz.

Telefon kapanınca sesi değişti.

— Şimdi bir dilekçeyle başlayalım. Yapılacaksa usulüne göre yapılır. Siz oturun.

Emir koltuğa bakmadı.

Marko da ayakta kaldı.

Dragan bu kez dosyaya uzandı.

— Bırakın, inceleyelim.

Emir dosyayı vermeden önce Luka’ya döndü.

— Biz bir daha kendi aramızda konuşalım hocam.

---

Binadan çıktıklarında Emir bir süre konuşmadı.

Merdivenlerin altında durdu. Derin bir nefes aldı, sonra tekrar bıraktı.

— Ben buraya niye geldim?

Luka cevap veremedi.

— Kendi paramı getirdim. İşimi getirdim. Çocuklara burs vereceğim dedim. Bir saat kapıda dikildik. İçeride de sanki bir şey istemeye, bir kusurumuzu affettirmeye gelmişiz gibi…

Marko saçlarının bağını çözüp yeniden topladı.

— Daha cihaz bile koymadık hocam. Bir gün üretim durduğunda kimden izin bekleyeceğiz?

Emir başını salladı.

— Memlekete faydamız olsun diyoruz. Yaşasın Bosna diyoruz. Sonra işimiz bir Sırp’ın keyfine kalıyor.

Luka yavaşça:

— Emir, bugün bunu yapan Dragan, dedi.

Emir ona baktı. Öfkesi hemen geçmedi ama sesini kıstı.

— Biliyorum. Ağzımdan çıktı.

Biraz sonra ekledi:

— Senin Sırp öğrencin gelse ona da burs verecektim. Ben çocuğa ne diye bakayım?

Luka elini omzuna koydu.

Emir bu kez başını çevirdi.

— Ben başlamayacağım hocam. Paramızla rezil oluruz burada. Sen kusura bakma.

— Sen kusura bakma.

İkisi de sustu.

Marko otomobilin kapısını açarken:

— Başka yer arayacağız, dedi.

Bu kadar basit söyledi. Başka yer arayacaklardı.

Luka, bunun üniversite için ne anlama geldiğini o an tam kavrayamadı. Yalnızca iki arkadaşını kötü bir öğle vaktinin sonunda uğurladığını düşündü.

---

Sonradan telefonlar açıldı.

Genel sekreter bir yanlış anlaşılma olduğunu söyledi. Ana yeniden görüşmek istedi. Dragan’ın yardımcı olacağı bildirildi.

Emir teşekkür etti, gelmedi.

Marko başka bir üniversitedeki ekiple çalışmaya başlamıştı.

Atölye boş kaldı.

Luka bir süre sonra kaynak robotlarına yöneldi. Küçük işletmelerin değişken üretimlerine uyum sağlayabilecek sistemler üzerinde çalıştı. Öğrencilerle kaynak yollarını düzenlediler, sensör verilerini incelediler, hatalı dikişleri tekrar yaptılar.

Ana istatistik tarafına yardım etti.

İşler yavaş ilerledi ama ilerledi.

Emir’le Marko’yla bağları kopmadı. Bazen bir teknik mesele için aradılar birbirlerini, bazen yalnızca hâl hatır sordular. Bayramlarda ve Noel’de mesajlaştılar.

Luka ne zaman Emir’le konuşsa, atölyenin cam önündeki kısmını hatırlıyordu.

---

Üç yıl sonra Marko’dan bir bağlantı geldi.

“Hocam, ilk sana göndermek istedim.”

Avrupa Birliği’nin araştırma hesabında yayımlanan haberi açtı.

Yaklaşık yirmi milyon avroluk uluslararası projenin başarıyla tamamlandığı duyuruluyordu. Kişiye özel ortopedik implantların tasarım ve üretim süreçleri üzerine yürütülen çalışmanın sonuçları, Avrupa’nın önde gelen tıp dergilerinden birinde de ele alınmıştı.

Ortaklar arasında Marko’nun şirketi vardı.

Luka fotoğrafı büyüttü.

Marko’nun saçları hâlâ uzundu. Yine ensesinde toplamıştı. Yanında genç araştırmacılar, arkasında çalışır durumdaki bir laboratuvar vardı.

Luka haberi okuduktan sonra onu aradı.

— Seninle gurur duydum, dedi.

Marko güldü.

— Çok yorulduk hocam.

— Belli oluyor.

Bir süre başarısız deneylerden, yeniden yazılan programlardan, bitmek bilmeyen toplantılardan konuştular.

Sonra Marko:

— Keşke siz de olsaydınız, dedi.

Luka pencerenin dışına baktı.

— Keşke.

Telefon kapandıktan sonra ortaklar listesini yeniden açtı. Üniversitenin adının orada olmadığını biliyordu.

Yine de bir kez daha baktı.

---

Bir yıl geçmeden Emir’in şirketi de haberlerdeydi.

Çinli bir tıbbi cihaz üreticisi şirketi dört milyon dolara satın almıştı. Mevcut ekibin korunacağı, üretim altyapısının geliştirileceği ve şirketin Avrupa pazarındaki faaliyetlerde kullanılacağı açıklanıyordu.

Luka telefon ettiğinde Emir atölyedeydi.

Arkadan makine sesleri geliyordu.

— Hayırlı olsun.

— Sağ ol hocam.

— İnsanlar devam ediyor, değil mi?

— Ediyor. Onu baştan konuştuk.

Luka rahatladı.

Emir yeni yatırımları anlattı. Bir ara sesi kesildi; yanına gelen bir çalışana cevap verdi. Sonra telefona döndü.

— Üniversitedeki yeri hatırlıyor musun?

— Hatırlıyorum.

— Camın önüne öğrencilerin masalarını koyacaktık.

Luka oturduğu yerde başını eğdi.

— Evet.

— Ben bazen hâlâ düşünüyorum orayı.

Luka bir şey söylemek istedi. Bulamadı.

Emir onun yerine konuştu.

— Neyse. Bir gün gel. Buradaki çocuklarla tanışırsın.

— Gelirim.

---

Ertesi sabah Luka atölyenin önünde durdu.

Camlar kirlenmişti. İçeride eski bir tezgâhın üzerine sandalye konmuştu. Emir’in öğrencilere ayırdığı yerde karton kutular duruyordu.

Telefonundaki iki haberi Ana’ya gönderdi.

O sırada koridordan Haris geldi. Kovası zemindeki birleşim yerinden geçerken takıldı. Eğilip düzeltti.

— Günaydın hocam.

— Günaydın.

Haris kapıya baktı.

— Burası açılacaktı bir ara.

Luka başını salladı.

— Açılacaktı.

— Öğrenciler gelir diye sevinmiştik.

Luka cevap veremedi.

Haris beklemedi. Kovasını çekip yürüdü.

Luka onun arkasından baktı. Yıllar önce soğukta otomobil yıkarken gördüğü adam aynı koridorları temizliyordu. Jelena’nın nerede çalıştığını uzun zamandır sormamıştı. Kendisine güvenip odasına gelen insanların hayatı, onun aklında kalmış birkaç sahneden ibaret olmuştu.

Bu düşünce utandırdı onu.

Telefonu titredi.

Ana yazmıştı:

“Odama gelir misin?”

Luka boş atölyeye son kez baktı. Sonra rektörlüğe yürüdü.

Girişteki büyük kapının önünden geçerken adımlarını yavaşlattı.

Dragan’ın sesi hâlâ kulağındaydı.

“Sen mi kurtaracaksın üniversiteyi?”

Luka o gün cevap verememişti.

Şimdi de kimseyi kurtarmaktan söz etmek istemiyordu. Bir atölye açılabilirdi. Birkaç öğrenci burs alabilirdi. Bir hasta, yıllarca taşıyacağı protezin biraz daha hafif olması için burada çalışan insanlardan fayda görebilirdi.

Bunların hiçbirini dinlememişlerdi.

Yalnızca kaç para kira verileceğini sormuşlardı.

Bu yazı toplam 194 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Prof. Dr. BURAK ÖZTÜRK Arşivi
SON YAZILAR