AİLE KÖŞESİ

AİLE KÖŞESİ

ÜMİT VAR YEİS YOK

ÜMİT VAR YEİS YOK

Ümit ve insan arasındaki bağ üzerine sayısız cümleler kurulmuş, birçok ilim ve din adamı, düşünür, filozof fikir beyanında bulunmuştur. Rahmetin sağnaksağnak yağdığı üç aylar içerisindeyiz. Tabi ki  ümitle kulun Rabbine teveccühünün daha fazla olacağı zaman dilimlerindeyiz. Bundan dolayı bu hafta ümit ve ümitsizlik noktasında insanı değerlendirmek istedik. Bu minvalde güzel bir yazıyı sizlerle paylaşmak istiyoruz. Hz. Mevlâna şöyle söylüyor:

Ümitsizlikten sonra nice ümitler var… Karanlığın ardında nice güneşler var!

İnsan ümitle yaşar. İyi ve güzel olanı umut etmekle hayata bağlanır. Ümidini kalbine raptedip heyecanla çaba gösterenlere hiçbir şey engel olmaz. Azim ve ümitle ideallerine sarılanlar başarıyı yakalar. Geleceğe dair hayaller, ümit varsa gerçek olur. Karanlıktan değil yeisten korkmalı insan. Çünkü karanlığı güneşle aydınlatan Yüce Allah (c.c.), kendisine ümitle yönelen kullarını asla yalnız bırakmaz.

Hz. Musa’nın genç bir delikanlı iken başından geçenler tüm ümitlerini Rabbine bağlayanların ve ümidini kaybetmeyenlerin hikâyesidir. Hz. Musa (a.s.), Firavun’un sarayında yetişmiş zengin ve itibarlı bir gençtir. Karıştığı bir kavga neticesinde bir kişinin ölümüne sebep olur. Pişman olup tövbe eder ancak bir Mısırlıyı öldürdüğü duyulur. Hz. Musa, Mısır’ın ileri gelenlerinin kendisini öldürmek için plan yaptıklarını haber alınca her şeyini geride bırakıp Medyen’e kaçmak zorunda kalır. Korku ve endişe içerisinde Allah’tan kendisine doğru yolu göstermesini ister (Kasas, 28/22). Peşinde onu öldürmek isteyenler, yanında ne ailesi ne yakınları ne de herhangi bir malı olan Hz. Musa perişan bir hâldedir. Bilmediği bir diyarda yalnız başına, desteksiz ve himayeye muhtaç hâlde bir ağacın gölgesine sığınır ve Rabbine şöyle yalvarır: “Ey Rabbim! Bana lütfedeceğin her hayra muhtacım!” (Kasas, 28/24) Bu sırada hayvanlarını sulamalarına yardım ettiği Hz. Şuayb’ın (a.s.) kızlarından biri yanına gelir. Babasının onu çağırdığını söyler ve beraberce giderler.

Hz. Musa’nın âlemlerin Rabbi olan Yaradan’ına bu ilticası cevapsız kalmaz. Çünkü o, Rabbinin en büyük dost ve yardımcı olduğunu bilerek niyazda bulunmuştur. Hz. Musa bu duasından kısa bir süre sonra hem Şuayb peygamberin himayesinde emin bir beldeye yerleşir hem de bir işe ve yuvaya kavuşur.

Hz. Musa’nın en ümitsiz olduğu anda tüm ümitlerin kaynağı olan Yüce Allah’a (c.c.) dayanması gibi inananlar da Rablerine dayanıp güvenirler. İman, güven demektir. Her şeye kadir olan Allah’a iman ile insan, emniyetli bir limana demir atar. Artık esen rüzgârlar, kopan fırtınalar insanı sarsmaz. İman ile en sağlam ipe, Allah’ın ipine sarılanlar için şartlar ne olursa olsun yeise yer yoktur. Bizzat Yüce Allah inananları ümitvar olmaya davet eder ve ancak inanmayanların O’ndan ümit kestiklerini buyurur/bildirir (Yûsuf, 12/87). İnsan bazen üstesinden gelemeyeceğini sandığı durumlarla karşılaşabilir. Hayatın meşakkatleri karşısında karamsarlığa kapılarak ümidini kaybedebilir. Hayat sevincini yitiren ve üzüntülere gark olan insanı yine Rabbimizin “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i İmrân, 3/139) hitabı kendine getirir. İnsan, sonsuz güç ve kudret sahibi olan Allah’a inanıp güvendiğinde üzüntüler izale olur, ümitler yeniden yeşerir.

İman edenler, Yüce Allah’ın (c.c.) her işlerinde yanlarında olduğunu, O’nun destek ve yardımıyla her türlü zorluğun üstesinden geleceklerini bilirler. İnananların gerçek dostu ve yardımcısı Allah’tır (Bakara, 2/257). Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ebubekir (r.a.) ile hicret yolculuğunda mağaraya sığındıklarında düşmanları tam mağaranın kapısındaydılar. Efendimiz’in (s.a.s.) mağara dostu endişelendi. Allah Resulü, Hak Teâlâ’ya güvenerek: “Üzülme! Çünkü Allah bizimle beraberdir!” diyerek onu teskin etti. Yüce Allah, onların üzerine huzur ve sekinetini indirerek, görünmez ordularıyla destekledi (Tevbe, 9/40). Beşerî tedbirlerin tükendiği yerde Allah’a olan güvenin yitirilmemesi gerektiğini Hz. Peygamberin bu örnek tutumu açıkça göstermektedir. İmanlı bir insan için Allah’ın yardımından ümit kesmek söz konusu değildir. O, umulmadık yollarla başarı ve zaferi kullarına nasip eder (Kuran Yolu Tefsiri, C.III, S. 13-14).

Ümit Allah’tan, Ümitsizlik Şeytandandır

İnananların ümidi Allah Teâlâ’dır. Ancak şeytan, insanı ümitsizliğe sürükler. İnsanın Allah’a olan iman ve güvenini sarsmak için vesvese verir. Teslimiyet, tevekkül, sabır ve ümit gibi insanın maneviyatını kuvvetlendiren erdemleri zayıflatmaya çalışır. İnsanı önce Allah’a itaatsizliğe ve günaha sevk etmek için çabalar, sonra çeşitli hatalar ve günahlar işleyen insana ümitsizlik aşılar. Ümitsizlik girdabına giren insan, bağışlanmayacağı vehmine kapılır. Günahlarını Allah’ın rahmetinden daha büyük görmesi ise insanın en büyük yanılgısıdır. Hâlbuki insan ne kadar hata ve yanlış yapsa da Allah’ın rahmetinden ümit kesmemelidir. Yüce Allah günah işlemek suretiyle haddi aşanlara “kullarım” diyerek seslenmekte ve onlara şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer, 39/53)

Kur’an-ı Kerim’deki en ümit verici ayetlerden biri olan bu ayette Allah Teâlâ, affediciliğinin ve rahmetinin tüm günahları affedecek kadar geniş ve nihayetsiz olduğunu haber vermekte ve ümitsizliğe kapılmamayı ilahi bir emir olarak bildirmekte. Ancak bu ilahi müjde ile yola devam edenlerin yollarına şeytan her zaman çıkabilir. İnsan bu dünya hayatında karşılaştığı her türlü zorluk, sıkıntı ve kaybın bir sınama olduğunu hatırlamalı. Şeytanın kendisine vereceği ümitsizlik vesvesesine karşı Rabbine sığınmalı: “Eğer şeytandan bir kışkırtma seni dürterse, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (A’râf, 7/200) Her ne yaşarsa yaşasın her şeyin Allah Teâlâ’nın bilgisi dâhilinde olduğunu hatırlamalı ve şeytanın ayartmalarına kapılıp ümidini kaybetmemeli insan. Yeise kapılmak yerine ümidin ipine tutunmalı ve geçmişin tecrübelerinden dersler alarak yoluna devam etmeli.

Şeytanın diğer bir hilesi ise insana sahte bir güven ve ümit telkin etmesidir. Allah Teâlâ, Lokman suresi 33. ayette insanları Allah’a karşı itaatsizlikten sakınmaya davet etmektedir. Çünkü şeytan dünya hayatının geçici zevkleriyle insanı aldatabilir. Dünyaya dalan insan, hem tövbeyi hem de salih amelde bulunmayı geciktirir. Ama Yüce Allah: “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; o, yoldan çıkarıcı da (şeytan) Allah hakkında sizi aldatmasın.” (Lokman, 31/33) buyurarak insanı şeytanın hilelerine karşı uyarır.

Korku ve Ümit Arasında Olmak

İslam, itidal dinidir. Muhammed ümmetinin en belirgin vasfı, ifrat ve tefritten uzak, orta yolda olan itidalli bir ümmet olmaktır. İslam âlimleri kulun kalbinde her daim bulunması gereken bu denge hâlini korku ve ümit olarak isimlendirmişler. Bu hâl, Rabbimizin rahmet ve muhabbetinden mahrum olma korkusuyla O’nun sonsuz rahmet ve mağfiretine nail olma ümidinin kulun kalbinde dengeli şekilde bir araya gelmesidir.

İmam Gazali, korku ve ümidin (havf ve reca) Allah’a (c.c.) yaklaşmaya çalışanlar için iki kanat olduğunu ve onlarla beğenilen makamlara ulaşılacağını söyler. İnsan, dünya hayatında “beyne’l-havfve’r-reca” yani korku ve ümit arasında yaşamalıdır. Bir taraftan Allah’ın sonsuz rahmetine olan ümidini her daim korumalı, Yüce Allah’ın rahmetinin gazabının önünde olduğu inancıyla kendisine dünya ve ahirette güzel muamele edeceğini ümit etmelidir. Ama diğer taraftan kudret sahibi olan Allah Teâlâ’ya hesap verme korkusuyla O’nun azameti karşısında haşyet ve saygı duymalıdır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), Allah’ın, kulunun zannı üzere olduğunu (Buhari, Tevhid, 15) yani kul Rabbini nasıl bilirse öyle bulacağını haber veriyor. Kul, Rabbini şefkatli ve merhametli bilirse Rabbi de kuluna rahmet ve merhametiyle muamele eyler. Ancak bu konuda şöyle bir tehlike söz konusudur. Kişi, Allah’ın affına güvenerek nasıl olsa affedileceğim ümidiyle güzel amelleri ve tövbeyi erteleyerek hata ve yanlışlarda ısrar etmemelidir. Allah hakkında güzel zannını beslemek için kişi, güzel işler yapma konusunda azimli olmalı ve kötülük yaptığında da bundan pişmanlık duyup tövbe etmelidir. Yoksa kötülük yapmaya devam edip dururken Allah’tan af ve mağfiret beklentisi içinde olmak sahte bir ümit olmaktan öte bir anlam taşımaz. İmam Gazali, reca ve havf sahibi kişiyi, toprağı hazırlayıp ekmeye elverişli hâle getirdikten sonra güzel bir tohum eken ve sonra da güzel ürün bekleyen bir çiftçiye; kuru avuntularla kendilerini oyalayanları ise çorak araziden ürün bekleyen ahmak kişilere benzetir (Gazali, Kimyâ-i Saâdet, Ataç Yayınları, İstanbul 2019, s. 591-592). Kişinin, umduğuna kavuşması için öncelikle samimi bir çaba ortaya koyması ve sonra ümidini Allah’a bağlaması tavsiye edilir.

Ümitvar Nesiller Yetiştirmek

Geleceğe ümitle bakan nesiller yetiştirmek ve onları hayata umutla hazırlamak, hem ailenin hem toplumun öncelikleri arasında yer alması gereken önemli bir husustur. Çocukların ve gençlerin geleceğe dair ümitlere, hayallere ve ideallere sahip olmaları teşvik edilmelidir. Çünkü insanı başarısızlığa ve tembelliğe sevk eden, ümitsizliktir. Toplumda güzel ve faydalı eserler ortaya koyanlar, ideallerine, hayallerine ümitle sarılan ve onlardan vazgeçmeyenlerdir. Başarısızlık korkusuyla hiçbir işe başlamaya cesaret etmeyenler, eli kolu bağlı olarak umutsuzluk içinde bekleyenlerdir. Mehmet Akif Ersoy, ümitsizlik karanlığına gömülmeyi ölümle eş görmekte ve bunu şöyle ifade etmektedir: “Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak / Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak” Ümit kaynağı olanlar ise elini taşın altına koyma iradesini gösterenlerdir ona göre: “Gamı-tasayı bırak, iraden canlı ise! / Ümit kaynağı ol, olabilirsen herkese!”

Ümitle hayata sarılanların, bir dava ve ideal uğruna çaba gösterenlerin emeklerini Cenab-ı Hak asla zayi etmez. Çünkü insan için en büyük kayıp, ümidini kaybetmesidir. Bir bilge, “Yangında her şeyimi kaybettim.” diyen kişiye, “Ben de sandım ki ümidini kaybetmişsin. Ümit ile her şeyi kazanabilirsin, ama kork ki ümidin giderse asıl o zaman bitersin.” diyerek ümidin insan için ne kadar büyük bir motivasyon kaynağı olduğunu ifade etmiştir. İnsan, en zor durumlardan ancak ümitle çıkabilir. Şartların zorluğuna takılıp kara kara düşünenler değil, bu durumdan nasıl çıkarım diyerek gereğini yapan ümitvar insanlar her alanda başarı elde edebilirler. Böyle insanlar, geçmiş başarısızlıklardan ve zorluklardan dersler çıkarır ve kazandıkları bu tecrübelerle geleceklerini şekillendirirler.

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) tüm hayatı, gençlerimize ümit aşılayan örneklerle doludur. O, tek başına çıktığı yolda pek çok sıkıntı ile karşılaştı. İnsanları İslam’a canla başla davet etti. Davası uğrunda sözlü ve fiilî saldırılara maruz kaldı. Peygamberimiz’in (s.a.s.) tüm bu çabalarına rağmen tebliğin ilk yıllarında çok az kişi Müslüman olmuştu. Ancak o, ümidini kaybetmeden, yılmadan Rabbine güvenerek hak bildiği yolda yürümeye devam etti. Mekke’yi terk edip Medine’ye hicret etmesiyle birlikte umutla ektiği tohumlar yeşermeye başladı. Bunun neticesinde İslam kısa zamanda geniş bir coğrafyaya yayıldı.

Genç nesillerin ve hepimizin unutmaması gereken hakikat şudur ki: İçinde bulundukları şartlara takılmadan ümitlerini her daim canlı tutanlar, düşse de ümidini kaybetmeyenler, karanlığın ardından güneşin mutlaka doğacağını bilenler, Rablerinin her işine hikmetle bakanlar ve ümitlerini sadece O’na bağlayıp çalışanlar selamet ve saadet sahiline ulaşırlar. Mehmet Akif Ersoy’un diliyle:

Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol…

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.

Kaynak: Dib Yayınları                                                                                                             Hazırlayan: Gülhanım IŞIK- Bilecik Müftülüğü -İl Vaizesi

 

                                               BEN EBU MAHZURE

 Güneşin sıcaklığıyla yürekleri ısıttığı, ziyasıyla gönülleri aydınlattığı günlük güneşlik bir günde, Mekkeli gençlerle Mekke’nin dışına çıkmıştık. Her haylazlığı beraber yaptığımız, yaramazlık nerede biz orada diyebileceğim, kanı deli pınar gibi akan, yerinde duramayan on kafadar, Cirane adı verilen yere geldik. Ne olduysa o gün, o mekânda oldu. Biz Cirane’deyken, Resul-i Ekrem (s.a.s.) Taif Muhasarası’ndan dönüyormuş meğer. Ne bilirdik o mekânın bizim için bir dönüm noktası olacağını? Resul-i Ekrem (s.a.s.) ile birlikte seferden dönen ordu, Cirane adı verilen yere gelince gördük o güzeli. Ama hâlâ gönüllerimiz ve gözlerimiz perdeliydi. O güzeller güzeli, bir sahabeye ezan okumasını söyleyince sahabe emre itaat edip ezan okumaya başladı. Bizi tutana aşk olsun! Müezzin ezan okumaya başlayınca aklımıza bir hinlik geldi. Gülerek müezzini taklit etmeye başladık. Ama öyle bildiğiniz türden bir taklit değil. Sesimizi değiştirerek ezanla alay ediyorduk. Bu durum bizi öyle keyiflendirmişti ki kendimizi kaybetmiştik. Derken bir askerin yanımıza doğru geldiğini fark ettik. Şimdi ne yapacaktık?

Bir an aklımıza kaçmak geldi. Korku dolu bakışlarla etrafımıza bakındık. Koca orduyla nasıl baş edecektik ki? Sadece on kişiydik. Boyumuzdan büyük işe kalkışmış, Müslümanların mukaddes saydığı bir şeyle alay etmiştik. Hiçbir yere kaçamayacağımıza kanaat getirince, boynumuzu büküp beklemeye başladık. Kim bilir nasıl cezalandırılacaktık. Bunu düşündükçe endişemiz artıyor, titriyorduk. Derken asker yanımıza kadar geldi. Bizi Allah Resulü’nün (s.a.s.) çağırdığını söyledi. Aman Allah’ım! İşte korktuğumuz başımıza gelmişti. Acaba hangi can acıtıcı bir ceza bizi bekliyordu? Allah Resulü’nün huzuruna giderek karşısına dizildik. Zihnimizde çarptırılacağımız envaiçeşit cezanın listesi uzadıkça uzuyordu. Acaba hangisi daha can acıtıcıydı? Düşündükçe korkuyor, korktukça titriyorduk. Etrafımızı saran kalabalık ise olacakları merakla izliyordu. Bu durum bizi daha çok rahatsız etmişti. Bir an Allah Resulü (s.a.s.) ile göz göze geldik. Allah Resulü bizi tepeden tırnağa süzdü. Sonra da “Sesi gür olan hanginiz bakayım?” diye sordu. Bütün arkadaşlarım ağız birliği etmişçesine parmaklarıyla beni gösterdiler. Bir an nefessiz kaldığımı hissettim. Kan beynime hücum etmiş, kıpkırmızı olmuştum. Korku ve endişeyle bütün vücudum sırılsıklam olmuştu. Arkadaşlarıma öyle kızmıştım ki! Kaşlarımı çatıp her birine ayrı ayrı öfkeli bir bakış attım. Onlara ne kadar çok kızdığımı bilsinler istedim.

Allah Resulü, sıranın en başındaki arkadaştan başlayarak istisnasız hepimize ezan okuttu. Biraz önce kelimeleri eğip bükerek alaysı ses tonuyla ezanla dalga geçen bizler, Allah Resulü’nün ezan okutmasıyla bir anda ciddileşivermiştik. Ortam öyle bir hâle gelmişti ki inanılır gibi değildi. Sanki ezanı güzel okuma yarışmasındaydık. Yarışmada derece almak isteyen ve bu uğurda bütün hünerlerini göstermek için azami gayret gösteren yarışmacılar gibiydik. Arkadaşlarımın hepsi ezan okuduktan sonra sıra bana gelmişti. Ben de arkadaşlarım gibi ezanı en güzel şekilde okumak için elimden gelenin en iyisini yaptım. Ezanı bitirdiğimde Allah Resulü (s.a.s.) en çok benim sesimi beğendiğini söyledi ve benimle hususi bir şekilde ilgilendi. Bana ezanın sözlerini, sözleri hangi sırayla kaçar kez söylemem gerektiğini, sesimi nasıl kullanmam gerektiğini öğretti. Ezanı tekrar tekrar okutup her defasında hatalarımı düzelterek nasıl okumam gerektiğini anlattı.

Arkadaşlarım ve ben, Allah Resulü’nün (s.a.s.) hışmına uğrayıp cezalandırılacağımızı zannederken onun bizimle samimi bir şekilde ilgilenmesi, yumuşak bir ses tonuyla izahta bulunması hoşumuza gitmişti. Hele ben… Ben bu güzel insana âdeta âşık olmuştum. Onun en çok benim sesimi beğenmesi ve benimle birebir ilgilenmesi kalbimdeki buzdan kaleleri yıkmış, beni ona meftun etmişti. Bu sebeple, kendimi ona beğendirmek için âdeta çırpınıyordum. O bana “Oku!” dedikçe ezan okuyor, her okuduğum ezanın diğerinden daha güzel olması için uğraşıyordum. Allah Resulü “Bu daha güzel oldu.” deyince ayaklarım yere basmıyor, mutluluktan uçtuğumu hissediyordum. Sonunda ezanı gerçek bir müezzin gibi doğru ve güzel bir şekilde okumayı öğrendim. Allah Resulü bana “Yaklaş.” deyince onun yanına gittim ve önüne oturdum. O güzeller güzeli, ipekten yumuşak elleriyle başımı okşadı. Hissettiklerimi kelime var mı ki ifade etsin! Peş peşe üç kere bana “Mübarek olsun.” dedi ve beni tebrik etti. Bununla da yetinmedi, bana bir de hediye verdi. Gerçekten ne hissedeceğimi bilmiyordum. Ağlasam mı, gülsem mi bilemedim. Öylesine karışmıştı duygularım. Yaşadıklarıma inanamıyordum. Sevinçten gözlerim parlıyordu. Bu kadarı bile bana yeterken en büyük sürprizin beni beklediğini nereden bilebilirdim ki?

Allah Resulü, hayal bile edemeyeceğim bir şey söyledi bana: “Şimdi git ve Mescid-i Haram’da müezzinlik yap.” Aman Allah’ım! Duyduklarım doğru muydu? Kulaklarıma inanamıyordum. Şaşkın bakışlar arasında “Nasıl yani?” diyebildim.

Ne yani? Mescid-i Haram’ın, Kâbe’nin müezzini mi olmuştum ben? Gerçekten inanılır gibi değildi!

Sonra arkadaşlarımla birlikte oradan ayrıldık. Doğruca Mekke Valisi Attâb bin Esîd’in yanına gittim. Peygamberimizin emrini iletip göreve başladım. O günden sonra Mekke semalarında benim okuduğum ezan yankılanmaya başladı. Allah Resulü’nün (s.a.s.) iltifatları bununla da kalmadı. Peygamberimizin en gözde müezzinleri arasına girdim. Müezzinler bir arada bulundukları zaman Bilâl-i Habeşî birinci, ben ikinci, Abdullah ibn Ümmü Mektûm üçüncü müezzin sayılıyordu.

Ben Ebu Mahzûre… Allah Resulü beni öğütmedi, eğitti. Eğitmek zor, öğütmek kolaydır ya hani... İnsan kazanmak en meşakkatli iş, insan kaybetmek ise külfetsizdir ya. İşte öyle… Bir şeyi elde tutmak emek ister ama atıp yok etmek bir anlık küçük bir çabaya bakar. İnsan olarak zor olanla uğraşmak istemez kimse. Çünkü zor kişinin kalbine dokunmak çetin iştir. Bu nedenle de hep kaybedilir insanlar. Uyumsuz, sıkıntılı kişilerle uğraşmak yerine, harcanıp gitmesine göz yummak daha kolay gelir insana. Kaybolup gidince de “Olacağı buydu… Adam olmaya niyeti yoktu… Aradığını buldu…” gibi cümlelerle haklı olmanın hazzını yaşar insan.

Ben Ebu Mahzûre… Resul-i Ekrem’in Mekke’den ayrılmasına kadar Kâbe’de Bilâl-i Habeşî ile birlikte ezan okudum. O vefat ettikten sonra da Kâbe’nin müezzinliğine devam ettim. Hâlâ Resul’ün bıraktığı yerdeyim. Bu âleme gözlerimi kapatana kadar bu şerefli görevi ifa edeceğim.

Kaynak: Dib Yayınları                                                                                                             Hazırlayan: Ayşe GÜREL- Bilecik Müftülüğü -İl Vaizesi

 

Bu yazı toplam 607 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
AİLE KÖŞESİ Arşivi
SON YAZILAR