Doç. Dr. HALİM DEMİRYÜREK

Doç. Dr. HALİM DEMİRYÜREK

HÜLAGU’NUN RUHU BİLECİK’TE Mİ?

Yaklaşık iki ay önce “Bilecik’te Akıbeti Meçhul Bir Camii” adlı yazımda Sultan II. Abdülhamit tarafından Bilecik hükümet konağı bahçesine inşa ettirilen “Hamidiye Camii’ni” köşeme taşımıştım. Yazıya nihayet verirken “Görüldüğü gibi belgeler ve fotoğraf Bilecik’teki Hamidiye Camiinin varlığını açık bir şekilde kanıtlamaktadır. Fakat ne yazık ki bugün böyle bir camii bulunmamaktadır. Peki, Hamidiye Camii’ne ne oldu? Yandı mı? Yıkıldı mı? Çöktü mü? Bu sorunun cevabını bende en az sizin kadar merak ediyorum.” demiştim. Aradan geçen zaman içinde meseleye duyarlı bir yaklaşım sergilenmesini bekledim. Müteakip kısımda da görüleceği üzere üç kişi yazıya sahip çıktı. Bunlardan birincisi olan Bilecik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan Bey, hükümet binasına girişi sağlayan anıt kapının orijinaline yakın bir şekilde yapılarak üniversitenin giriş kapılarından birisine konulması ve Hamidiye Camii’nin yeni yapılacak bir camiiye model olması noktasındaki fikirleriyle çok somut bir proje ortaya koydu. İkinci olarak Sayın Ali Erdal Hocam “Kimse Yok Mu?” başlıklı yazısında “Tarihî eser her yerde kıymetlidir. Ama bir devletin kurulduğu yerde tarihî eserin kıymetinin daha fazla olduğunu her halde herkes kabul eder. Böyle bir yerde cami ve benzeri eser yapmak bir değer, bunları korumak bir değer, böyle eserlerden kaybolanları ortaya çıkarmak bin değer… Böyle bir yerde bir milyon eser varken yeni bir eser daha bulunsa, ona da, ilk defa bir eser bulma sevinci ile sahip çıkılmalı. En büyük devletimizin kurulduğu Bilecik’te tarihî eser zaten pek az olduğu için, var olanın kıymetini çok iyi bilmek, yeni bir eser ortaya çıkarsa ona gözümüz gibi sahip çıkmak gerekir.” sözleriyle yüksek bir hassasiyet gösterdi. Bunu takiben Sayın Şadi Erdal Beyefendi "Akıbeti Meçhul Bir Cami"nin Değerini Bilen Çıkar mı? İsimli köşe yazısıyla durumu görmezden gelenlere teessüflerini ileterek konunun muhatabı olan kişi ve kurumları göreve davet etti.

Ben buradan meseleye gösterdikleri ihtimam, özveri ve hassasiyetlerinden ötürü bu üç kıymetli şahsiyete teşekkür ediyorum.

Konu camiilerden açılmışken birkaç söz daha etmek istiyorum. Tarihin kaydetmiş olduğu en büyük devletlerden birini bağrından çıkaran Bilecik, kuruluşa ev sahipliği yapmış olmanın haklı gururunu taşımaktadır. Hemen hemen her platformda bu husus bir iftihar abidesi olarak dile getirilmektedir. Ama burada bir çelişki vardır. Nasıl mı? Osmanlı’nın kurulduğu yer olan Bilecik’te Osmanlı’nın tarihi mirasına sahip çıkılmaması bir tezat değil midir?

Bilindiği üzere Bilecik’te camii, türbe, imaret gibi Osmanlı’dan kalma eserler bulunmaktadır. Fakat bunların bazılarının durumu içler acısıdır. Mesela Osman Gazi Camii; bu camii kuvvetle muhtemeldir ki Orhan Gazi tarafından babası Osman Gazi adına yaptırılmıştır. Osmanlı Devleti’nin ilk dönem camiilerinden olması yüksek ihtimal olan bu yapı harp yıllarında büyük zarar görmüştür. Aynı şekilde erken dönem Osmanlı yapıları olan Akkaldırım Camii, Karacalar Camii ile geç dönem eseri olan Emirler Camii de Yunan işgalinde ciddi yaralar almıştır. Yunanlıların düşman olarak gördükleri Osmanlı’nın camiilerini ve tarihi yapılarını tahrip etmelerini vuku bulan savaş belki bir dereceye kadar izah edilebilir. Peki ya bundan sonraki periyotta tahrip edilmişliğin ihmalkârlığını nasıl izah edeceğiz? Yoksa müteakip dönemde kendi kendimizle mi savaşmaktaydık?

İfade edilen camiilerden biri olan Osman Gazi Camii, Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan yüce şahsiyetin ismini taşımakta olup maalesef bugün kir ve pis içinde bir çöplük manzarasındadır. Yanından geçerken insanın halet-i ruhiyesi bozuluyor, vicdanı sızlıyor. Diğer camilerde de durum farklı değildir.

Orhan Gazi Camiine gelince; birçok kere restorasyondan geçmiştir. Ama son dönemdeki onarım çalışmaları camiinin orijinalliğini tamamen bozmuştur. Aynı şekilde Edebalı türbesi çevresindeki eski mezar taşlarının perişan hali de insanın huzurunu kaçırıyor. Bunlar gibi klasik dönem yapısı olan ve ilk malakari tekniği uygulama özelliği arzeden İmaret’te kaderine terk edilmiş gibi.

Bu arada konuyla ilgili bir anekdot paylaşmak isterim sizinle. Birkaç sene önce misafir hoca olarak gittiğimiz İtalya’da ki Calabria Üniversitesinde kendisi de bir Türk olan Murat Cura hocayla tanışmıştık. Restorasyoncu olan hocamız İtalya’da ki prestijli üniversitelerde ders vermekteydi. Murat Bey bir Türkiye ziyaretinde Bilecik’e de gelmişti. Kendisini Şeyh Edebalı, Orhan Gazi Camii gibi yerlere götürmüştük. Tabi meselenin teknik tarafını çok iyi bildiği için bu yapıların tarihsel orijinallikleri noktasında bazı sorular yönelttik. Murat Bey bir tarihi yapı ancak bu kadar tahrif edilebilir tepkisini vererek, neredeyse oturup ağlayacaktı. Bana izin alın İtalya’da ki uzman ekibimi getireyim en azından şu kırık dökük mezar taşlarını onarayım demişti. (Bu ses İtalya’dan gelmişti!)

İtalya deyince Roma’yı (ve diğer şehirleri) gezenler bilir ki en küçük tarihi özelliği haiz olan bir taş dahi orada koruma altına alınmıştır. Adamlar bir taşı dahi muhafaza ederken bizim birkaç tane camiiye sahip çıkamamamızı anlatacak bir kelime bulamıyorum.

Hadi bunların hepsini geçtim. Bilecik için sembol bir şahsiyet olan Şeyh Edebalı’nın türbesi her gün onlarca-yüzlerce kişi tarafından ziyaret edilir. Hazretin sandukasının önünde “Şeyh Edebalı Hazretleri” yazan bir mermer levha vardır. Bu levha -mübalağa etmiyorum- belki 7–8 senedir kırılmış sonradan yapıştırılmış şekliyle sandukanın önünde (naestetik bir biçimde) durmaktadır. Neden yenisiyle değiştirilmez çok merak ediyorum. Ya paslanmış pencerelere ne demeli!

Bu mudur tarihe saygı ve hürmet? Bu mudur Şeyh Edebalı’yı sahiplenme? Bu mudur Osmanlı’yla övünme? Bu mudur kültür ve medeniyet değerlerimizi koruma?

Yoksa Hülagu’nun ruhu mu var aramızda?

Bu yazı toplam 150 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR