Cumadan Gönüllere

Cumadan Gönüllere

HZ. ÂDEM VE HZ.NUH İNSANLIĞIN İKİ ATASI

HZ. ÂDEM VE HZ.NUH İNSANLIĞIN İKİ ATASI

Allah Teâlâ tarafından önce yeryüzü, gökyüzü ve bu ikisi arasındakiler yaratılır, tam altı günde. Sonra Cenâb-ı Hak, yeryüzüne bir halife yaratmayı murad ettiğini bildirir meleklere. Onlar, “Biz hamdin ile seni tesbih ve takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” diyerek şaşkınlıklarını ifade ederler. Allah Teâlâ da onlara, “Şüphesiz ben, sizin bilmediklerinizi bilirim!” (Bakara,2/30.) buyurarak âdemoğlunun yaratılmasında bazı hikmetler olduğunu ima eder.

Peygamber Efendimizin bildirdiğine göre Allah Teâlâ, Hz. Âdem’i, cuma günü, cennette yaratmaya başladı. Allah Teâlâ, Hz. Âdem’in bedenini yarattığında onu bir süre kendi hâline bıraktı. Şeytan, Hz. Âdem’in bir karnı olduğunu görünce, iştah sahibi olduğunu yani nefsine hâkim olamayacak şekilde yaratıldığını anladı ve “Ben onu yenebilirim.” dedi. Böylece kıskançlığın ve kibrin tetiklediği isyanın ilk tohumları atılmış oldu.

Belirlenen süre dolduğunda Allah Teâlâ, meleklere, “Ben, kupkuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Ona şekil verip ruhumdan üflediğim zaman siz hemen secdeye kapanın.” buyurdu.(Hicr,15/28-29.)Bütün melekler, hemen Rablerine itaat ederek topluca secdeye kapandılar. Ancak cinlerden olan şeytan bu emre itaat etmedi. Kibirlendi ve inkâr edenlerden oldu. Allah Teâlâ, “Ey İblis! Benim bizzat yarattığıma secde etmene engel olan nedir?” diye sorduğunda, şeytan, “Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.” (Sâd,38/75-76.) “Kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan yarattığın bir beşere secde edecek değilim.” diyerek Cenâb-ı Hakk’a karşı geldi. (Hicr,15/33.) Kibrinin yol açtığı bu isyanı dolayısıyla da huzûr-ı ilâhîden kovuldu. (Hicr, 15/34,) Hz. Âdem yüzünden huzurdan kovulan ve bunu hazmedemeyen şeytan, Rabbine dönerek, “O hâlde bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.” dedi. (Sâd, 38/79.) Bu dileği kabul edildiğinde de Allah’a yemin ederek maksadını şöyle ifade etti: “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hâriç, onların hepsini azdıracağım.” (Hicr,15/39-40.) Bunun üzerine Allah Teâlâ, “Andolsun ki ben de cehennemi seninle ve sana uyanların tamamıyla dolduracağım.” (Sâd, 38/85.) diyerek ilâhî hükmünü bildirdi. Böylece Hz. Âdem’in şahsında ortaya çıkan ve sonu şeytana uyanlar için cehennemde, Rabbinden sakınanlar için cennette bitecek olan, insanoğlu ile şeytanın amansız mücadelesi başlamış oldu.

Hz. Âdem’e her şeyin ismini öğreten Allah Teâlâ, onun yaratılışındaki hikmeti anlamaları için meleklere eşyayı göstererek, Eğer doğru söylüyorsanız bana şunları isimleriyle bildirin.” diye emir buyurdu. Melekler, “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin.” diyerek acizliklerini itiraf ettiler. Akabinde Âdem (as), Allah Teâlâ’nın buyruğu üzere, eşyanın isimlerini onlara söyleyince (Bakara, 2/30-33.) âdemoğlunun yaratılışındaki hikmet, onu meleklerden ayıran bilgi ve marifet olarak ortaya çıkmış oldu.

Hz. Âdem’i yarattıktan sonra, kendisinden, huzur bulsun diye eşini yani Havva validemizi yaratan Allah Teâlâ, şöyle buyurdu: “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin, orada dilediğinizden bolca yiyin ve (fakat) şu ağaca yaklaşmayın, (yoksa) zalimlerden olursunuz.” (Bakara, 2/30-33.) “Ey Âdem! Şüphesiz bu (şeytan) sana ve eşine düşmandır. Sakın ola sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun!” (Tâ-Hâ, 20/117.)

Diğer taraftan şeytan hemen işe koyulup, kendisinin sadece öğüt verdiğine yemin ederek onlara vesvese vermeye başladı. “Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak saltanatı göstereyim mi?” (Tâ-Hâ, 20/120.)“Rabbiniz size bu ağacı, melek olursunuz ya da ebediyen (burada) kalırsınız diye yasakladı.” (A’râf, 7/20.) diyen şeytan bu asılsız sözlerle onların ayaklarını kaydırdı. O ağaçtan tattıklarında, avret yerleri kendilerine göründü ve hemen cennet yapraklarıyla örtünmeye başladılar. Allah Teâlâ da onlara şöyle nida etti: Ben size bu ağacı yasaklamamış mıydım? Ve size, "Kesinlikle, şeytan apaçık düşmanınızdır." dememiş miydim?” (A’râf, 7/22.)Birbirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir vakte kadar barınak ve nasibiniz var.” (Bakara, 2/36.)

İşte bu ilâhî ferman ile başlayan âdemoğlunun dünya hayatındaki yolculuğu, kıyamete kadar devam edecek olan bir imtihan hâlini aldı. Bu arada kendi hatasının farkına varan Hz. Âdem, Rabbinden öğrendiği bazı sözleri söyleyerek eşiyle birlikte, Rabbimiz, biz kendimize zulmettik, şayet sen bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (A’râf, 7/23.) diye tevbe etti. Çok bağışlayıcı ve çok merhametli olan Allah Teâlâ da hemen tevbesini kabul etti. (Bakara, 2/37.)

Evet, âdemoğlu babası Hz. Âdem’in nisyanını ve hatasını tekrar edip durur, ama unutmaması gereken bir şey var ki o da babasının tevbe edip bağışlandığı gerçeğidir. Eğer insan, atasının tevbesini de tekrar ederse umulur ki, babası Âdem (as) gibi bağışlananlardan olur. Diğer taraftan Allah Teâlâ da, “Ey Âdemoğulları! Edep yerlerini kendilerine göstermek için giysilerini soyarak anne-babanızı cennetten çıkardığı gibi, şeytan, sizi de fitneye düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz, o şeytanları inanmayanların dostu yaptık.” (A’râf,7/27.) buyurarak insanoğlunu şeytanın hilelerine karşı uyarmıştır.

Âdem (as) bütün insanlığın nüvesi kılınmıştır, dolayısıyla insanlar onun özellikleriyle donatılmıştır. Bu anlamda tüm insanların eşit olduğunu ve bunu daima hatırda tutmaları gerektiğini ashâbına bildirmek isteyen Peygamberimiz (sav), câhiliye âdetlerinde olduğu gibi atalarla övünmenin anlamsız olduğuna işaret etmiş, “İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır, Âdem ise topraktandır.” buyurarak hem eşitliği vurgulamış hem de ümmetine tevazuu öğütlemiştir.

Yeryüzündeki ilk nebîdir Hz. Âdem. Allah Teâlâ’nın kendisiyle söyleştiği ilk peygamber... Diğer insanlardan farklı olarak o, bebeklik, çocukluk gibi dönemler yaşamamıştı. Yetişkin bir insan olarak, sahip olduğu surette topraktan yaratılmıştı. Çok uzun boylu, gür saçlı ve yakışıklıydı. Nitekim Peygamber Efendimiz cennetliklerin, bir ikram olarak Hz. Âdem suretinde, çok uzun boylu ve fizikî noksanlıklardan arınmış olarak cennete gireceklerini müjdelemişti.

Hz. Âdem’den sonra da Şit (as) ve İdris (as) gibi şahsiyetler nübüvvet mührünü taşımışlar, insanları Allah’a ibadet etmeye davet etmişlerdir. Ancak kendisine ilk risâlet verilen zât, büyük azim ve kararlılık sahibi (ulü’l-azm) peygamberlerden sayılan Nuh (as) olmuştur.

Nuh (as) peygamber olarak gönderildiğinde, kavmi içinde kötülüğe engel olmaya çalışan kimse yoktu. Rabbinden aldığı vahiyle tebliğde bulunan Hz. Nuh, puta tapan ve Allah’a şirk koşan kavmini tevhide çağırdı: “Allah’a ibadet edin. O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vakte kadar ertelesin. (Nûh, 71/2-4.) “Allah’tan başkasına ibadet ve kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin adınıza elem dolu bir günün azabından korkuyorum.” (Hûd, 11/26.) Hz. Nuh’un bu davetine karşılık kavminin ileri gelenleri, onu ve beraberindekileri küçümseyerek, “Sen de bizim gibi bir insansın ve sana aramızda sadece alt tabakada olanlar uyuyor. Ayrıca sizin bize bir üstünlüğünüzü de göremiyoruz. Aksine sizin yalan söylediğinizi düşünüyoruz.” ( Hûd, 11/27.) dediklerinde, Hz. Nuh, “Ben, bana inananları kovacak değilim, çünkü onlar Allah’a kavuşacaklardır.” (Hûd, 11/29.)“Hem ben onları kovarsam beni Allah’ın gazabından kim koruyabilir?” (Hûd, 11/30.)“Ben size, ‘Allah’ın hazineleri yanımdadır.’ demiyorum. Gaybı da bilemem. ‘Ben bir meleğim.’ de demiyorum. Sizin küçümsediğiniz kimseler hakkında, ‘Allah onlara asla hayır bahşetmeyecektir.’ de diyemem. Allah onların içlerindekini daha iyi bilir. Böyle bir şey söylersem, o zaman ben gerçekten zalimlerden olurum.” (Hûd, 11/31.) diye cevap verdi.

Hz. Nuh’un bu cevabı karşısında söyleyecek söz bulamayan kavmi, ukalaca bir tavır takınarak, “Ey Nuh! Bizimle haddinden fazla mücadele ettin ve çok ileri gittin. Eğer doğru söylüyorsan, bizi tehdit edip durduğun azabı getir de görelim.” (Hûd, 11/32.) dediler. Onların bu tutumlarına rağmen vakur duruşunu hiç bozmayan Nuh (as), “Onu size dilerse ancak Allah getirir, zaten siz de O’nu âciz bırakamazsınız. Sizi azdırmak isterse benim öğüdüm de size fayda vermez. O sizin Rabbinizdir, sonunda O’na döneceksiniz.” (Hûd, 11/33-34.) diye karşılık verdi. Değişmeyen azmi karşısında söyleyecek söz bulamayan kavmi, en sonunda, “Nuh bu davadan artık vazgeçmezsen seni mutlaka taşa tutarız!” (Şuarâ, 26/116.) deyip onu tehdit etme yoluna gittiler. Kavminin onu yalancılıkla, hatta delilikle suçlaması neticesinde tebliğden alıkonulan Nuh (as) Rabbine yalvarmaya başladı: “Ben mağlup oldum, yardım eyle!” (Kamer, 54/9-10.)

Her fırsatta kavmini Allah’a çağırmaya devam eden Hz. Nuh, iman etmiş olanlar dışında inanacak kimse olmadığı kendisine vahyedilip bir gemi yapma emri verilince halkının gözleri önünde gemiyi yapmaya başladı. O bir taraftan gemiyi inşa ediyor, yanına her uğradıklarında onunla alay eden müşriklere de, “Bizimle nasıl alay ediyorsanız biz de sizinle öyle alay edeceğiz.” Diyordu. (Hûd, 11/38.)

Sonunda göğün kapıları sağanak sağanak bir yağmurla açıldı ve yeryüzü pınar pınar kaynayıp taşmaya başladı. Nuh (as), kendisine gelen emirler doğrultusunda, her canlıdan bir çifti ve sayıları seksen civarında olan iman etmiş bir avuç mümini “Haydi binin, onun yüzmesi de durması da Allah’ın adıyladır.” (Hûd, 11/41.) diyerek gemiye yükledi. Kendisi de gemiye bindiğinde, beraberindekilerle birlikte Rabbinin öğrettiği duaları bir bir okumaya başladı: “Bizi zalimlerden kurtaran Allah’a hamdolsun. (Allah’ım) beni bereketli bir yere indir, muhakkak sen barındıranların en hayırlısısın.” (Mü’minûn, 23/28-29.) Bu yakarışları üzerine, çağrıya icabet edenlerin en yücesi, duasını kabul ederek onu ve ailesini boğulmaktan o dolu gemi ile kurtardı.

Gemi, dağ misali dalgalar arasında onları götürürken Nuh (as) uzakta duran ve kendisine inanmayan oğluna: Yavrucuğum bizimle bin gemiye, inkâr edenlerle beraber olma!” diye seslendi. Oğlu, “Beni sulardan koruyacak bir dağa sığınacağım.” diye cevap verince, Nuh (as), “Bugün, acıdığı kimseler dışında Allah’ın azabından kurtulacak yoktur.” dedi. Tam o sırada bir dalga gelip aralarına girdi ve oğlu da boğulup gidenler arasına karıştı.(Hûd, 11/42-43.) Oğlunun boğulmaya mahkûm olduğunu fark eden Nuh (as), “Yâ Rabbi, oğlum ailemdendir.” (Hûd,11/45.) diyerek onun kurtulmasını talep edecek oldu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Ey Nuh, o senin ailenden değil! O(nun yaptığı) iyi olmayan bir iş. Bu yüzden bilmediğin bir şeyi benden isteme!” (Hûd, 11/46.) buyurarak iman bağıyla birbirine tutunmanın daha önemli olduğuna dikkatleri çekti. Düşüncesinin kusurlu olduğunu anlayan Nuh (as), “Yâ Rabbi! Bilmediğim bir şeyi istemekten sana sığınırım. Şayet beni bağışlamaz ve esirgemezsen hüsrana uğrayanlardan olurum.” (Hûd,11/47.) diyerek hemen tevbe etti. Aslında ailesinde ona iman etmeyen tek kişi, oğlu değildi. Hz. Lût’un karısıyla birlikte, kâfirlere misal olarak gösterilen eşi de onun sözünü dinlemedi. Bir peygamber eşi olmasına rağmen, ona ihanet etti. Neticede Nuh (as), ne şirkte ısrar eden oğluna ne de kendisine ihanet eden karısına Allah’tan gelen azabın ulaşmasına mani olabildi.

Tufan o kadar dehşetliydi ki gemiye binenlerin dışında hiç kimsenin kurtulma ihtimali yoktu. Bu durumu Allah Resûlü (sav) şöyle anlatıyordu: “Yollar sularla dolmaya başladığında bir anne, canından çok sevdiği yavrusu için endişelenmişti. Hemen yavrusunu alıp bir dağa doğru yola koyuldu. Dağın üçte birine kadar tırmandı. Aralıksız yükselen sular oraya ulaştığında tırmanmaya devam etti ve dağın üçte ikisine kadar çıktı. Sular oraya da geldiğinde dağın zirvesine kadar kaçtı. Nihayet oraya da gelen sular, boğazına kadar yükselince, biricik yavrusunu eliyle başının üstüne kaldırdı ve sel onları alıp götürünceye kadar onu yukarıda tuttu.” Bu olayı anlatan Resûlullah Efendimiz sözlerini şöyle tamamladı: “Şayet Allah Teâlâ, Nuh kavminden birisine merhamet edecek olsaydı, işte bu bebeğin annesine merhamet ederdi.”

Nihayet yeryüzü kendisini kirleten şirkten arındığı zaman yüce ferman geldi ve "Ey yer, yut suyunu ve ey gök, tut suyunu!" (Bu emir üzerine) sular çekildi ve hüküm yerine getirildi. Gemi Cudi (dağı) üzerine yerleşti.” (Hûd, 11/44.) ve “Ey Nuh, sana ve beraberindeki ümmete tarafımızdan (bahşedilen) selâmet ve bereketle in gemiden.” Denildi. (Hûd,11/48.) Receb ayının onuncu gününde başlayan zorlu yolculuk, tam altı ay sonra Muharrem ayının onuncu gününde yani âşûrâ gününde tamamlanmış oldu. Hz. Nuh ve beraberindekiler de Allah’ın bu nimetine şükretmek için o gün oruç tuttular. Çünkü Nuh (as) her fırsatta çokça şükreden bir kul idi. Tufandan sonra Hz. Nuh ve yanında bulunanlar kendilerine evler yaparak yeniden yeryüzüne yerleştiler. Ancak o insanlardan sadece Hz. Nuh’un zürriyyeti yani üç oğlu ve üç gelini geriye kaldı .Böylece bütün âlemler içinde Allah’ın kendisine selâm ettiği Nuh (as) Hz. Âdem’den sonra insanların ikinci atası oldu.

KAYNAK: HADİSLERLE İSLAM

HİSSEMİZE DÜŞENLER

  • Hz. Âdem İlk insan ve ilk peygamberdir.
  • Şeytan insanoğlunun ezeli ve ebedi düşmanıdır.
  • Yapılan hatalar samimi bir tövbe ile bağışlana bilir.
  • Hz. Nuh insanlığın ikinci atasıdır.
  • Peygamber’in hanımı da oğlu da olsa iman etmedikçe Allah’ın azabından kurtulamaz.

GÜNÜN AYETİ

Kim doğru yolu seçerse kendi iyiliği için seçmiştir, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz. Biz bir resul göndermedikçe azap da etmeyiz” (İsra, 17/15.)

GÜNÜN HADİSİ

Ebû Hüreyre"nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Ben dünya ve âhirette insanların Meryem oğlu İsa’ya en yakın olanıyım. Peygamberler, anneleri ayrı, babaları bir kardeşlerdir; dinleri de birdir.” ( Buhârî, Enbiyâ, 48)

GÜNÜN DUASI

“Allah'ım! Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Senden dilediği hayırları ben de dilerim. Muhammed aleyhisselam’ın Sana sığındığı şerlerden ben de Sana sığınırım. Yardım Sendendir ve varış sanadır. Güç ve kuvvet sadece Senin yardımınladır.”

BİR SORU & BİR CEVAP

SORU : Her topluluğa peygamber gönderilmiş midir ve peygamberlerin sayısı kaçtır ?

CEVAP: Kur’ân-ı Kerîm, ilk peygamber Hz. Âdem’den (a.s.) son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar pek çok peygamberin gelip geçtiğini ve her kavme Allah’ın peygamber gönderdiğini bize haber vermektedir (Yûnus, 10/47; en-Nahl, 16/63; Fâtır, 35/24). Bu bağlamda “Ey Muhammed! Andolsun, senden önceki topluluklara da peygamber gönderdik” (el-Hicr, 15/10) ve “Andolsun biz, her ümmete, ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye peygamber gönderdik…” (en-Nahl, 16/36) buyrulmaktadır. Bu âyetler tarihî süreç içerisinde Yüce Allah’ın (c.c.) genel anlamda insanoğlunu peygambersiz bırakmadığını gösterir.
Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan “Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edici değiliz” (el-İsrâ, 17/15) ve “Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var” (el-Mü’min, 40/78) âyetleri de açık bir şekilde gönderilen peygamberlerin sayısının Kur’ân’da zikredilen 25 peygamberle sınırlı olmadığını göstermektedir. Bununla birlikte peygamberlerin sayısıyla ilgili kesin bir bilgi yoktur.

KAYNAK: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları

Hazırlayan: Ahmet ŞİMŞEK - Cezaevi Vaizi

Bu yazı toplam 833 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Cumadan Gönüllere Arşivi
SON YAZILAR