AİLE KÖŞESİ

AİLE KÖŞESİ

KARDEŞLİĞİ BİTİREN HASET

KARDEŞLİĞİ BİTİREN HASET

İçi içini yiyor, yüreği daralıyor, zaman zaman iç sıkıntısı öfkeye dönüşüyordu. Anlayamıyor, hazmedemiyor, kabullenemiyordu. Bu hâlin adını koyamıyor, içinden de çıkamıyordu. Bazen haksızlığa uğradığını düşünüyordu. Bunca gayretine rağmen olması gereken yerde, hak ettiği imkânlara sahip değildi. Oysa herkes için hayat ne kadar da kolay ve sıkıntısızdı. Komşusunun yeni arabasını geçen gün görmüştü, ne ara yeniledi arabasını, çocukları da iyi okullara gidiyorlar diye düşündü. İçini tarifsiz bir sıkıntı kapladı iyiden iyiye. Kendi çocukları da mezun oldular ama ne kadar uğraşmıştı okul zamanı onlarla. O, hep didiniyor, uğraşıyor başkalarıysa her şeye hemen ve kolayca sahip oluyordu, aklı almıyordu bunu bir türlü. Arabayı ben de yeniledim ama benimki çok da üst bir model değil ki. Acaba borçla mı aldı, belki de görev değişikliği olmuştur, bilse bilse karşı komşu bilir. Bir ara sorsam mı, diye de geçirdi aklından. Çalan telefonla çıktı düşüncelerinin karanlığından. Arayan amca oğluydu. Sesi neşeli geliyordu. Hastaydı oysa bir vakitten beri. “Taburcu oldum ağabey.” dedi. Tedavi doktorun beklediğinden de iyi netice verdi, diye devam etti anlatmaya. Selam kelamla kapattılar telefonu. Çocuklukları beraber geçmişti, kardeş gibiydiler, rahatlamıştı iyileştiğini duyunca. Ama sonra aklına takılıverdi, milletin hastalığı bile şifa buluyor, onun işleri ise bir türlü rast gitmiyordu. Bahtına ne demeli şimdi. Neyse belki de hastaya söylememişlerdir gerçeği, tam da iyileşmemiştir. Yarın hanımı yollayayım da detaylarını sorup soruştursun, diye düşündü. Milletin ciddi hastalıkları bile şifa bulurken onun siyatiği bir türlü tedavi olamamıştı. Talihsizdi vesselam. Yüreğinin daraltısı geçsin diye kalktı balkona doğru yürüdü. Amca oğlunun evinin balkonu ne ferahtı, evi küçüktü ama ya balkonu…

Şeytanı Cennetten Kovduran Haset

İnsan olma serüveni ilk insan Âdem (a.s.) ile başladı. Meleklerden bambaşkaydı insan. Aceleciydi, hırslıydı, cimriydi bir yandan, diğer yandan sabırlıydı, müşfikti, yardımseverdi… İyi ile kötü, hayır ile şer, güzelle çirkin onun ta içinde yer etmişti. Aklı ile hakikati bulması, iradesi ile doğruyu yapması idi ondan beklenen. İtiraz edebildiği hâlde kabul etmesi, inkâr edebildiği hâlde iman etmesi idi onu kıymetli kılan. Melekler bundan mütevellit endişelendiler insanın var oluşundan. Bu özgürlük, hayra alamet değildi; kan dökmeleri, kavga ve kargaşa çıkarmaları muhtemeldi bu cinsin. İtiraz ettiler yüce Allah’a. Ancak en yüce olan, onların bu itirazına bilgisizliklerini hatırlatarak cevap verdi. “Ben, sizin bilmediğinizi bilenim.” dedi (Bakara, 2/30).

İblis ise cinlerdendi ve Âdem’e secde edilmesi emrineydi onun itirazı. Çünkü İblis, yaratılışı itibarıyla kendisini Âdem’den üstün görmekteydi. Bu itirazın arkasında irade sahibi varlıklara özgü habis bir duygu gizliydi. Hasetti adı. Şeytan, hasedinin esiri olup Yüce Yaradan’ın emrine itirazla başkaldırdığı için hem cennetten kovulmuş hem ebedî lanete uğramış hem de insanoğluna amansız bir düşmana dönüşmüştü (Hicr, 15/28-33). Şeytan gibi haset de onunla birlikte cennetten çıkacak, yeryüzünde insanoğlunun amansız düşmanı olacaktı.

Habil’i Kabil’e Vurduran, Yusuf’u (a.s.) Kuyuya Attıran. Haset…

Haset, habis bir duyguydu. Her insanın içinde var olan öfke gibi, acelecilik gibi, cimrilik, hırs ve tamah gibi kötü duygulardan biriydi. Ancak sahibini ele geçirdiğinde tüm kötü duyguları gölgede bırakacak denli yakıcı, tahrip edici ve yok ediciydi. Kişinin kendi iç dünyasında kalabilecek bir duygu değildi çünkü. Bir başkası ile ilgiliydi. Bir başkasının elinde olanın yok olmasını istemek; başkasının varlığına, imkânına tahammül edememek, demekti. Velev ki bu başkası kişinin en yakını olsun. Kabil’in cinayete varan öfkesinin arkasında da Yusuf’u (a.s) ağabeylerinin kuyuya atmaları ile neticelenecek planlarının arkasında da bu duygu vardı. Var olana, Allah’ın (c.c.) hükmüne razı gelmemekti bu duygunun aslı. Kabil, Yüce Allah’ın kurbanını kabul etmemesi hükmüne rıza göstermek yerine, hükmün lehine tecelli ettiği kardeşine haset etti. Hasedi onu, kardeşini öldürtecek kadar ele geçirdi. “Sonunda içindeki duygular onu kardeşini öldürmeye itti; onu öldürdü ve böylece hüsrana uğrayanlardan oldu.” (Mâide, 5/30)

Yusuf’un kardeşleri de babalarının ona olan sevgisine rıza gösteremediler. Kardeşleri ile bağlarını kesmek, onu yalnız bırakmak da yatıştıramadı içlerindeki o habis duyguyu. Beraberce plan kuracak, babalarını sadece kendilerini sever hâle getirmek için Yusuf’u yok etmeyi hesaplayacak kadar ileri gidebildiler. Ancak Yusuf’u uzaklaştırdıklarında da öfkeye ve nefrete varan hasetleri ne dindi ne de geçti. Öyle ki yıllar sonra Mısır’a yardım istemek için gittiklerinde Yusuf’un (a.s.) anne bir kardeşi hırsızlıkla suçlandığında bile “Eğer o çaldıysa, daha önce onun kardeşi de çalmıştı.” (Yûsuf, 12/77) diyerek dinmeyen kıskançlıklarını izhar ettiler. Çünkü haset, sahibi ile ilgili idi, haset edilen ile değil.

Sevgiyi, Yakınlığı ve Kardeşliği Yok Eden Haset

Yüce Allah’ın son vahyinde ayetleriyle insanoğluna Habil ile Kabil kardeşleri ve Yusuf ile ağabeylerini anlatması da bu sebepledir belki de. Çünkü bu duygu, kişiye hâkim olduğunda insanın halifeliği anlamını kaybedecek, aksine bozgunculuk, kavga ve kargaşa hâkim olacaktır yeryüzüne. Nitekim öyle de olur. Hasedin girdiği yerde düzenler bozulur, kavgalar çıkar. Aynı annenin karnında, aynı babanın sofrasında can cana büyüyen kardeşler arasına haset girdi mi tüm merhamet bağları bir bir kopar, sıla-i rahim görülmez olur.

Din kardeşlerinin arasına sızdığında da sonuç benzer şekilde cereyan eder. Birbirinin malına, evladına, makamına bakarak içlerinde haset büyütenler, din kardeşliğinin gücünden de mahrum kalırlar. Kopan kardeşliktir, sıla-i rahimdir ancak ödenecek bedel, tüm ailenin ve tüm ümmetindir. Ufak hesaplar, içte yanan haset ateşini harlarken yanan, yok olan çok daha fazlasıdır. Küslüklerin, kırgınlıkların, kavgaların, nefretin ve hatta inkârın bile ardında bulunmaktadır haset duygusu çoğu zaman. Mekkelilerin ısrarcı inkârında Hz. Peygamber’e (s.a.s.) karşı “Neden o da biz değil?” duygusu yok mudur? Miras kavgasına girdiğinde akrabalar “Neden sen de ben değil?” fikri yok mudur? Başarıda, varlıkta ve rızıkta da “Neden ona daha fazla da bana değil?” anlayışı yok mudur? Oysa “Yoksa onlar, Allah’ın lütfundan verdiği şeylerden dolayı insanlara haset mi ediyorlar?” (Nisâ, 4/54) dememiş midir yüce Allah. Ve her şeyi bir ölçüye göre verdiğini, kullarının durumunu çok iyi bilmekte olduğunu ve “Şayet bol bol verseydik yine taşkınlık ederlerdi.” diyen de yüce Allah değil midir? (Şûrâ, 42/27)

Kardeşliği tahrip ettiği gibi kulun Rabbiyle ilişkisini de zedeler haset. Çünkü haset eden şükrü de unutur. Başkalarının elindeki ile ilgilenmekten kendi elindekileri görmez, fark edemez. Verenin hükmüne rıza göstermedikçe de şükredecek bir şey bulamaz olur. Hep fazlasında hep başkasına ait olandadır gözü. Oysa bakması gereken veçhe Nebi’nin öğüdünde şöyle yer bulur: “Biriniz, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah’ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir.” (Buhari, Rikak, 30)

İlla bir yarış içine girecekse insanoğlu, Rabbine yakınlaşmakta olmalıdır onun yarışı. Yüce Allah’ın emirlerini yerine layıkıyla getirmek ve O’nun yolunda infak etme gayretine girmek (Tirmizi, Birr, 24). Böyle kimseye ise haset edilmez ancak imrenilir; hayranlıkla, takdirle bakılır hâline ve örnek alınır. Ve yüce Allah’ın ayetinde buyurduğu gibi: “İlahi lütufların sevincini yüzlerinden okursun. Onlara mühürlenmiş, mührü de misk olan nefis bir içecek sunulur. Yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar.” (Mutaffifîn, 83/23-26) Zira bu, anlamlı, huzur veren, dünyada da ahirette de kazandıran; başkasının yolunu kesen, yok eden değil beraberce iyilikte sebat edip koşturan bir yarıştır.

Huzuru kaybettiren haset

Kulluğa ve kardeşliğe düşman olan haset, sahibine neler yapmaz. “Haset edenin rahatı yoktur.” der Ahnef b. Kays. (Beyhaki, Şuabu1-İman, V, 273) Tecessüs, dedikodu ve nefret üreten hasetten ne beklenir ki zira. Başkalarını takip etmek, sevinçlerine üzülmek sonu hiç gelmeyen bir azaptır. Ömer b. Abdilaziz “Haset edenden daha çok mazluma benzeyen bir zalim görmedim. Çünkü o daima keder içindedir ve hasedinden dolayı nefes nefesedir.” der. (Kuşeyri, er-Risâletu’l-Kuşeyriyye li İlmi’t Tasavvuf, 156.) Bu sebeple en büyük zararı kendisinedir haset kişinin. Zehirli bir yılan gibi insanın içini kemirip onu zehirler (Adler, Yaşama Sanatı, 97) insanı parçalamak için yaklaşan bir aslandan daha da tehlikeli olup sahibine zarar verir. (Maverdi, Edeb fi’d-Dünya ve ’d-Din, 265.) Öyle ki haset eden kendi faydasını bile göremez olur.

Eskilerin “el-Hasûd la yesûd/ haset eden huzur bulamaz” dedikleri gibi haset etmenin ilk bedeli huzurunu kaybetmektir. Sonrası ise iyiliklerini ve güzel amellerinden vazgeçmektir. Allah Rasulü’nün “Haset, iyilikleri yer bitirir, tıpkı ateşin odunu (veya otu) yakıp bitirdiği gibi ...” uyarısı da bundandır. (Suyuti, el-cami, h. no: 3817.)

Hasetten Arınma

Hasede yegâne ilaç, sahibinin elindedir. Ancak kişi, kendisine hâkim olup terbiye ve tedavi edebilir ruhunu. İçindeki fena hâli önce fark ederek sonra “Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri iç çekerek arzu etmeyin.” (Nisâ, 4/32) ilahi emrini hatırlatarak kendine, arınabilir hasetten. Ve hasetçinin şerrinden nasıl âlemlerin Rabbine sığınıyorsa yüreğinde zehirli bir sarmaşık gibi filiz vermeye başlayan haset için de yüce Allah’tan yardım isteyebilir.

Ne haset biriydi şu komşusu. Herkesin ne alıp verdiğini, çocuğunun okuduğu okulu, hayatını, sağlığını merakla takip ederdi. Başkası ile ilgili iyi haber duymaya da tahammülü yoktu. Güzel bir haber duyduğunda konuyu didikler, detaylarını sorgular en sonunda olabilecek en kötü ihtimali dile getirir, sanki temenni ederdi. Bundan sebep kimse, hayatı ile ilgili iyi şeyleri duymasını istemez, onunla karşılaşmaya, sohbet etmeye çekinirdi âdeta. Ancak ne garipti ki o da herkesi kendi gibi bildiğinden muhtemel kıskanılmaktan ölesiye korkar, hayatından ve hayattan hep şikâyet ederdi. Onunla konuşanın da yüreği daralır, dünyası kararırdı. Şikâyet, tabiatı idi. Herkesten, her şeyden şikâyet eder; kimseden ve hiçbir şeyden memnun olmazdı. En çok da talihine söylenir, dertlenir; kulla yetinmez Rabbine de sitem ederdi.

Hava serinledi epeyce üşüdüm diye düşünerek balkondan içeri girdi. Balkona açılan odadaki aynada kendini gördü. Bir an fark etti içindekini ve dilinden döküldü gayriihtiyari…

“Yarattığı şeylerden gelebilecek kötülükten, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım.” (Felak, 113/1-5)

Kaynak: Dib Yayınları                                                                                                             Hazırlayan: Gülhanım IŞIK- Adalar Müftülüğü- Vaize

 

FETVALAR BÖLÜMÜ

1-Anne-baba sağlıklarında mallarını çocuklarına bağışlayabilirler mi?

Kişi, mülkiyetinde bulunan mal üzerinde dilediği gibi tasarruf hakkına sahip olduğundan, çocuklarından birine bağışta bulunurken diğerlerinin muvafakatını almak zorunda değildir. Bununla birlikte, anne babanın çocuklarına karşı başlıca görevlerinden biri de aralarında herhangi bir ayırım yapmaksızın onlara karşı eşit muamelede bulunmaktır. Böyle bir davranış, onların görevi olduğu kadar çocuğun da tabii hakkıdır. Çocukların kız-erkek, büyük-küçük olması sonucu değiştirmez. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde olun ve çocuklarınız arasında adaletli davranın.” (Buhârî, Hibe, 12-13; Müslim, Hibât, 13) buyurmuştur. Ayrıca bir başka rivayette belirtildiğine göre, sahabeden Beşîr b. Sa’d, oğlu Nu’mân’a bir hibede bulunmak ve Hz. Peygamber’i (s.a.s.) de buna şahit tutmak istemişti. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.); “Öteki çocuklarına da bir şey bağışladın mı? “ diye sormuş, hayır, cevabını alınca da, “Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adaletli davranın.” (Buhârî, Hibe, 12-13; Müslim, Hibât, 9-19) buyurmuştur. Buna göre anne-baba, çocuklarına bağışta bulunurken eşitliğe riayet etmelidir. Çocuklardan biri veya bir kısmının, tedavisi imkânsız bir hastalığa yakalanması, engelli olması, büyük bir borç yükü altında bulunması, ailesi kalabalık olup geçim sıkıntısı çekmesi, ilmi faaliyetlerde bulunup da ihtiyaç içinde olması gibi sebeplerle bazılarının ötekilerden daha muhtaç durumda olmaları halinde, kendilerine ihtiyaçları oranında fazla verilebilir. Şu kadar var ki, mümkün olduğu takdirde bu konuda diğer çocukların da rızalarının alınması daha uygun olur. Bütün bunlara rağmen, doğru olmamakla birlikte kişi çocuklarından sadece birisine veya bazılarına mal vermiş ise bu tasarruf hukuken geçerlidir (Mâverdî, el-Hâvî, VII, 544-545; Kâsânî, Bedâi, VI, 127; İbn Kudâme, el-Muğnî, VI, 298-300; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, II, 401).

2-Kendisine babası tarafından yapılan hibeyi kabul etmeyen kimsenin sorumluluğu var mıdır?

İslâm hukukunda hibe, iki taraflı bir akit olup, tamam olması için hibe edilen kişinin hibeyi kabul edip teslim alması gerekir (Mevsılî, el-İhtiyâr, III, 395). Dolayısıyla kendisine babası tarafından yapılan hibeyi sebepli veya sebepsiz kabul etmeyen kişinin herhangi bir sorumluluğu olmaz. Ancak bu kabul etmemenin, babayı kırmadan ve edep ölçüleri içerisinde yapılması uygun olur.

Diğer taraftan anne ve babanın sağlıklarında çocuklarına yaptıkları hibede onlar arasında ayırım gözetmemeleri, onlara eşit veya adaletli davranmaları, evlatlar arasında kırgınlığa, soğukluğa sebep olacak davranışlardan uzak durmaları gerekir. Nitekim sahabeden Beşîr b. Sa’d, oğlu Nu’mân’a bir hibede bulunmak ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’i de buna şahit tutmak istemişti. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.); “Öteki çocuklarına da bir şey bağışladın mı? “ diye sormuş, hayır, cevabını alınca da, “Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adaletli davranın.” (Buhârî, Hibe, 12-13; Müslim, Hibât, 9-19) buyurmuştu.

3-Kişi kendi miras payını başkasına verebilir mi?

Bir kimse kendisine miras olarak intikal eden hakkını kısmen ya da tamamen diğer mirasçılardan birine veya bir yabancıya hibe edebilir. Çünkü bu mal onun hakkıdır. Ayrıca mirasçılar, karşılıklı rıza ile malı diledikleri şekilde taksim edebilirler. Maddi veya manevi herhangi bir baskı olmaksızın, haklarından kısmen veya tamamen diğer mirasçılar lehine feragat edebilirler (Mevsılî, el-İhtiyâr, V, 832).

4-Akrabalık ilişkilerini kesecek bir vasiyet uygulanabilir mi?

Dinimiz, yakınları arayıp sormayı, uzakta olanları imkân nispetinde ziyaret etmeyi, muhtaç olanlara yardımda bulunmayı emreder (Buhârî, Edeb, 10-11). Bu itibarla mesela “Ben öldükten sonra amcanı ziyaret etmeyeceksin” gibi akrabalık ilişkilerini kesecek bir vasiyet geçersiz olup yerine getirilmesine çalışmak doğru değildir.

5-Kişinin malı üzerindeki tasarruflarına ailesinin karışma hakkı var mıdır?

Tasarruf ehliyetine sahip olan bir kimse hayatta iken sahip olduğu malları üzerinde sefâhet derecesine varmadıkça istediği gibi tasarrufta bulunabilir. Eşi ve çocuklarının buna müdahalede bulunma hakkı yoktur (Mevsılî, el-İhtiyâr, Beyrut 1999, V, 435). Bununla birlikte çocuklarının muhtaç duruma düşmemesi için tasarruflarında tedbirli olması da Hz. Peygamber tarafından tavsiye edilmiştir: “Varislerini zenginler olarak bırakman, halka ihtiyaçları için el açan fakirler olarak bırakmandan, daha hayırlıdır.” (Buhâri, Vesâyâ, 2, 3, Ferâiz, 6; Müslim, Vesâyâ, 5).

Kişi vasiyet yoluyla tasarrufta bulunmak isterse malının üçte birini aşmayacak şekilde tasarruf yapabilir (Buhârî, Vesâyâ 3; Mevsılî, el-İhtiyâr, Beyrut 1999, V, 522).

Kaynak: Dib Yayınları                                                                                                             Hazırlayan: Ayşe GÜREL- Bilecik Müftülüğü -İl Vaizesi

 

Bu yazı toplam 986 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
AİLE KÖŞESİ Arşivi
SON YAZILAR