Doç. Dr. TANER BİLGİN

Doç. Dr. TANER BİLGİN

Söğüt Akgünlü Köyünden Mahmud Oğlu Hüseyin – Türk Anası Ne Düşünüyor

Söğüt Akgünlü Köyünden Mahmud Oğlu Hüseyin – Türk Anası Ne Düşünüyor

(Oğlu Hüseyin’i yolcu ederken)

Uyu yavru uyu şimşekler çakıyor

Şehit buban gelmiş bize bakıyor

Yarasından kızıl ganlar akıyor

O yarayı dur bağlayan, nenni

Sen ağlama ben ağlayam, nenni.

Geçen haftaki köşe yazımda mizahi bir türkü ve öyküsünden bahsetmiş ve güzel geri dönüşler almıştım. Gazetemizin değerli okurlarının bu ilgisine teşekkür ederim.

Bu hafta ki yazımda da Bilecik ve yöresi hakkında farkındalık yaratmak adına bir hikayeden bahsedeceğim. Aktaracağım hikâye Mart 1333/1917 tarihinde Söğüt’ün Akgünlü köyünden kahraman bir Türk anası ile Teğmen Abdulkadir arasında Bilecik İstasyonun da geçmektedir.

Birinci Dünya Savaşının en şiddetli yıllarında Bilecik İstasyonu’nda geçen bu hikâye, aslında tüm Türkiye’nin bildiği, çoğu yazılı kaynaklarda yer alan fakat biz Bileciklilerin bile kendi özümüze ait olduğunu bu güne kadar belki de idrak edemediğimiz ibret dolu yaşanmışlık öyküsüdür. 

 “Sonbaharın aysız gecelerinden biriydi. Bulutlar birbiri üzerine yığılmış, hava toprakla bulut kitlesi arasına sıkışmış, göğüsleri sıkışan insanlar gibi sıcak dalgalarıyla teneffüsü boğucu bir tazyik altına almıştı. Karanlık o kadar yoğundu ki sakin yıldızlı geceler bu korkunç karanlığa nispetle adeta gündüz sayılabilirdi.

Yağmur bardaklardan boşanırcasına dökülüyor, gök gürültüleri gökleri yere indirecek gibi yıkıyor, parçalıyor güya savaşmak için yol gözleyen askerleri top ve bomba seslerine alıştırmak istiyormuş gibi kulakların zarını patlatacak derecede ardı ardına devam ediyordu. Yıldırımlar birbirine rekabet edercesine zikzaklı ateşin kırılgan çizgileriyle her türlü doğal ve yapay malzemeleri olanca şiddetiyle tahrip ve perişan etmeye çalışıyordu. Tabiatın kıyametten bir örneği olan bu dehşet verici kargaşa arasında insanoğlunun kudret ve azmine tanıklık eden bir faaliyet, ordunun bir faaliyeti bütün intizamıyla bütün sakinliği ve ihtişamıyla devam ediyor; harekâtına zerre kadar halel getirmeden bir dakikasını bile kaçırmıyordu.

Bilecik İstasyonu’nda bir tren harekete amade idi. Lokomotif istim (buhar) hazinelerinden fazla geleni keskin bir hışırtıyla bilinçli bir şekilde gökyüzüne savuruyordu. Otuz iki vagon birbirine yapışmış, şanlı yolcularını taklit edercesine dizilmişti. İkinci kampana çalınmış olmalı ki vagonlara inen binen yoktu. Fakat askeri trenlerin ikinci kampanalarıyla üçüncü kampanaları arasında epeyce zaman geçtiğini biliriz. Sivil yolcu trenlerinin hareket anını bildiren kondüktörlerin, “Tamam tamam!”, nidaları askeri bir trenin harekete hazır olduğunu kanıtlamaz. O sağdan saydıran mevcudun adedini anlatan başka bir usule başka bir tamama tabi olduğundan askeri memurlar bütün mevcudiyetleriyle çalışıyorlar, vazifelerini ikmale uğraşıyorlardı.

Trenin tam karşısında ve kapısı açık kırkbeşlik bir vagonun hizasında bir karaltı vardı. Oraya mıhlanmış duruyordu. Teğmen Abdulkadir, bu karaltının ne olduğunu anlamak istemişti. Evvela nöbetçidir diye düşündü. Hakikatte vatan evladının şefkatli bir gözcüsüydü.

Yanına yaklaştığı vakit bu kişinin onun oğlunu askere gönderen bir anne olduğunu gördü. Uzun boyunun büktüğü beli sanki zorunlu bir şekilde biraz öne doğru eğilmişti. Elinde bir değnek sırtında bağlı bir torba vardı. Karaltının hazinli durgunluğu ve suskunluğu kalbinin derinliklerinden dökülen gözyaşlarına tercüman olmuş, mukaddes bir maksatla bir yaşam abidesi gibi orada kakılmış kalmış bir Türk anasıydı.

Yıldırımların salıverdiği kuvvetli ışıldakların aydınlatmaları sararmış çizgili çehresini gösterdi. Başındaki örtü ıslanmış, çenesine şakaklarına akçıl saçlarına yapışmıştı.  Vagon kapısının her sert açılışında zayıf gören gözleri vagona doğru yöneliyordu

Teğmen Abdulkadir yaklaştı:

  • Valide burada neden duruyorsun?

(Sualiyle devam olan karşılıklı konuşma böylece başladı.)

  • Şimendiferde asker oğlum var onu geçirmeğe selametlemeğe geldim.
  • Oğlun kimdir, nerelidir?
  • Söğüt’ün Akgünlü köyünden, Osmancığın ana yatağından Mahmud oğlu Hüseyin.
  • Çağırayım mı, görmek istiyor musun?
  • Ona bir sözüm var söyleyecektim. Zahmet olmazsa, sana dua ederim.

Teğmen Abdulkadir vagona koştu. Bir künye okudu. Mahmud oğlu Hüseyin Söğüt.

Bir ses:

  • Efendim, Mahmud oğlu Hüseyin Benim. Söğüt Akgünlü’den.
  • Gel oğlum seni anan görmek istiyor.

Delikanlı vagondan atladı. Işın gibi heybetli iri yapılı boylu poslu bir vücut, filiz gibi bir boy, Hüseyin demir bir heykel gibi hazır ol vaziyetinde sağ el saygı duruş selamı mevkiinde Teğmen Abdullkadir’in karşısında emre hazırdı.

Beraberce yürüdüler. Muhterem validenin karşısında durdular. Hüseyin anasının elini öptü. Zavallı valide ciğerparesini bir daha kokladı. Dedi ki:

  • “Hüseyin.. Dayın Şıpka’da baban Dömeke’de ağaların da sekiz ay evvel Çanakkale’de yatıyorlar. Bak son yongam sensin! Minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri körlenecekse sütlerim haram olsun, öl de köye dönme. Yolun Şıbka’ya uğrarsa dayının ruhuna Fatiha okumayı unutma! Haydi, oğul Allah yolunu açık etsin.”, dedi.

Hüseyin bu sözleri yerine getirircesine kalbinin derinliklerine gömdüğünü ima eden bir tevazu içinde dinlemişti. Anasını ve Teğmen Abdulkadir’i selamladı, gitti.

Teğmen Abdulkadir bu büyük ruhlu kadınla yalnız kalmıştı, sordu:

  • Valide demek ki sizin soyun erkekleri hep şehit oldular öyle mi?
  • Yalnız bizim soy değil oğul. Elli yıldır köylü mezarlığa delikanlı gömmedi, din dursun da biz hep ölelim.
  • Şimdi köyünüzde hiç erkek yok mu?
  • Köyümüz bütün erkek dolu. Bizi beğenemediniz mi? Hiçbir işimiz geri kalmadı. Evvelden nasılsak yine öyleyiz, bağrımıza kara taş bağladık düşman mahvoluncaya kadar dayanacağız. Yaradanım bana o günü göstermeden canımı almasın.

Teğmen Abdulkadir bu ulu validenin karşısında donmuş kalmıştı. Dayanamadı gözlerinden mağrur bir gözyaşı salıverdi. Bir iman ve kanaatle şu sözleri söyleyerek ayrıldı:

“Milleti doğuran da ana yaşatan da.”

Bu haftaki köşe yazımda bir alıntı yazıya yer vermemin nedeni bu hikâyenin Bileceğimize ait olduğunu üstüne basa basa vurgulamaktır. Bu hikâyenin Bilecik’te oyun olarak sergilenmesi ise Bilecik’imize ayrı bir hoşnutluk kazandıracaktır.

6 Eylül 2022 tarihi Bilecik’in düşman işgalinden kurtuluşunun 100. Yıl Dönümü. Umarım bu sene bu yıldönümü ilimizde hakkıyla kutlanır.

Haftaya görüşmek dileğiyle, sağlıcakla kalın…          

 

Bu yazı toplam 4420 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
8 Yorum
SON YAZILAR